Bir yaz günü, sabah saatleri… Üsküdar Meydanı’nın tam göbeğinde yer alan Mihrimah Sultan Camii’nin avlusundayım. “Burası neden her daim böyle güzel esiyor, bu da mı senin marifetin Koca Sinan?” sorusunu bilmem kaçıncı kez sorduktan sonra başlıyorum “karşı” tarafa bakmaya. 

Eskiden bu seremoniyi yaparken aklımda sadece Kargo’nun “Boğaziçi” şarkısı dönerdi. Şarkının, Koray Candemir’in defaatle söylediği “Ayır bizi Boğaziçi” kısmına ben de hak veriyordum o zamanlar. Çünkü Boğaziçi ayırmalıydı Üsküdar’ı ve onun “karşı” gördüğü her yeri. 

Ama bu sefer bunların hiçbiri olmuyor çünkü Üsküdar artık eski Üsküdar değil. Sosyolojisi, ekonomisi, ticareti ve belki de her şeyi değişti, değişiyor. Bu değişime herkes kendi ekseninde ayak uydurmaya çalışıyor. Mütedeyyin kesimin kalesi olarak görülen ilçe yine çoğunlukla mütedeyyin kesimin ikamet adresi ama o kale epey çehre değiştirdi.. Nasıl mı?

Kalenin yerini kafeler aldı

Mihrimah Sultan Camii’nin avlusundan çıkıp ilçenin merkezinde adımlamaya başlıyorum. Biraz ilerideki Balıkçılar Çarşısı’ndan geçip Uncular Caddesi’ne gitmek niyetindeyim. 

Galiba bir güncellemeyi atladım. Eskinin Uncular Caddesi, şimdinin Gastronomi Sokağı. Caddedeki, farklı sektörlerde faaliyet gösteren dükkânlar yerini yeme-içme mekânlarına bıraktı; tabii başı da kafeler çekti. 

İstanbul’un tüm “eski” yerlerinde görülen durum Üsküdar’da da kendine bir zemin buldu. Merkezinden mahallelerine kadar hemen her yer bir “kafeler bölgesi” oldu. Kafesel dönüşümde herkes işin fiziki tarafıyla ilgilendi ama asıl mesele o kafelerin masalarında konuşulan “yeni” konulardı. Mütedeyyin ailelerin yeni kuşak temsilcilerinin “daimi müşteri” olduğu bu kafelerde, artık ekonomik sıkıntılar, maruz kalınan haksızlıklar ya da umutlar konuşulur olmuştu. Ve kalenin içindekiler, bu konuşulanları duymaktan çok uzaktı.