Urfa’da bir okul. Maraş’ta başka bir okul. Herkes konuşuyor. Herkesin bir teorisi var. Diziler suçlu. Aileler yetersiz. Bilgisayar oyunları tehlikeli. Sosyal medya zehir. Sorun şu: Hepsi doğru olabilir. Ama hiçbiri de. Çılgınlar gibi bir neden arıyoruz. Bir an önce bulalım da rahatlayalım, konu değişsin. Kahrolsun içimizdeki “büyük resmi görelim” sevgisine.

Toplumsal davranışlar tek bir yerden, bir anda bozulmaz. Çürüme dediğimiz şey de bir anda başlamaz. Sessiz ilerler. Göz alışır. Kulak alışır. Oysa ortada yeni bir şey yok. Trafikte birine yol vermedi diye arabadan inip saldıran adam, her gün öldürülen en az iki kadın daha, arkadaşını döven çocuk, sosyal medyada hiç tanımadığı insanlara ağız dolusu hareketler sıralayabilen öfkeli terbiyesiz arsız yüzbinlerce kişi… Hepsi aynı hikayenin parçaları. Türkiye’nin yeni nesil davranış repertuarı…

Sessiz sessiz gelen büyük felaket

Yanlış olan şey, tekrarlandıkça normalleşir. Bu çocuklar da yeni bir şey icat etmedi. “Normatif kayma” bu. Kulağa teknik geliyor ama basit: Bir toplumda yanlış olan şey, tekrarlandıkça yanlış olmaktan çıkar. NASA’nın ilk Afrikalı-Amerikalı kadın yöneticilerinden Vaughan bunu bir roket patlamasını incelerken anlatmış. Küçük ihmaller görmezden gelinir, sonra biraz daha büyüğü tolere edilir, sonra bir gün sistem patlar. Kimse o ana kadar olanları da felaketin başlangıcı olarak görmez. Çünkü herkes zamanla her şeye alışmıştır. Toplumlar da böyle çalışır. Birine bağırmak normalleşir. Birine vurmak anlık sinir olur. Silah taşımak kendini koruma hakkına dönüşür. Şiddetin artık olağan olduğu bir hayata hoş geldiniz, beklerken ne alırsınız?