Televizyonda ünlü suç dizisi Law and Order’ı izliyordum. Dizinin açılış sahnesi dikkatimi çekti. Bir psikolog, savcı arkadaşına, bir annenin çocuğu için acil seans talep ettiğini söyledi. Sebebini de şöyle anlattı: 

“Çocukları Cornell Üniversitesi’nde bekleme listesine alınmış. Kayıt ofisi de onunla telefonda görüşmek istiyormuş. Mülakat gibi, sonra kabul edilecek. Ama çocuk telefobisi olduğu için reddediyor. Ben de çocuğa, ‘Cornell’e mi gitmeyi istersin yoksa telefon etmemeyi mi?’ dedim. Çocuk, ‘Cornell kaderimde yokmuş’ dedi. Telefobi, salgın gibi oldu. Z kuşağı, Alfa kuşağı… Konuşmak dışında her şeyi yapabiliyorlar.” 

“Telefobi” lafını duyunca şaşırdım açıkçası. Gerçek mi, değil mi diye de araştırmaya başladım. Sadece gerçek değilmiş, tahminimden daha büyük bir sorunmuş. Bu konuda yapılan birçok araştırma ve bilimsel makale var. 

Nedir bu telefobi?

Telefobi’yi kısaca telefonla konuşma, arama yapma veya gelen çağrıyı cevaplama korkusu olarak tanımlayabiliriz. Son zamanlarda daha çok kullanılmaya başlanan terim ise “telefon anksiyetesi” ya da telefonla konuşma kaygısı. 

Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan ve ruhsal hastalıkların tanı kriterlerini belirleyen el kitabı DSM’de tek başına bir tanı başlığı olarak yer almıyor. Çoğu zaman sosyal kaygı, performans kaygısı, belirsizliğe tahammülsüzlük ve kaçınma davranışlarıyla birlikte ele alınıyor.