“İki sene önceydi, beş yıl evveldi, onun üstünden on yıl geçti…” dendiğinde zihniniz hangi yıllara gidiyor?
Geçen sene dediğimin üstünden en az iki üç yıl geçmiş. Beş sene evvel diyorum, meğer yıl 2017’ymiş. Eşe dosta, arkadaşlarıma soruyorum. Galiba onlar da aynı zaman kırılmasının içinde. Kimse yaşından haberdar değil. Şimdi hangi yıldayız? O da meçhul.
Böyle kafası karışıklara kötü bir haberim var: Bu yazının yazıldığı an itibariyle, 2027’nin gelmesine 133 gün kaldı. Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, 2027’deyiz.
Bu yıl 97’liler 30 yaşına girecek, 30’lar hakkında yeni 20’ler diyorlar, umarım öyledir.
2007’li dendiğinde gözünüzde bir ilkokul çocuğu canlanıyorsa durun; o artık askere gidebilir, evlenebilir ya da tam şu an bir üniversitenin çimlerinde yayılıyor olabilir.
Her şey mümkün de bir şeyi anlamak zor: Zamanı bu kadar su gibi geçiyormuş gibi hissettiren şey ne olabilir?
Büyüdükçe zaman da mı hızlanır?
Siz hiç “Bugünü de yedik” diyen bir çocuk, “Göz açıp kapayıncaya geçti” diyen bir küçük gördünüz mü?
Ben görmedim. Çocukken zaman gittikçe tükenen değil harcadıkça çoğalan bir şey gibi. Merak edip sebebini araştırdım. Zaman öyle civcivli bir konu ki sosyal bilimcilerle fizikçileri, sayısalcılarla sözelcileri aynı anda cezbetmiş.
Önce psikolojinin açıklamalarına bakalım. Zaman algısı, yaşlanma ve bellek gibi konularda çalışan psikologlar William J. Friedman ile Steve Janssen’in “Aging and the Speed of Time” makalesinde ele aldıkları başlıklardan biri, hatırlanan anıların azalmasıyla ilgili.
Çocukken yaşadıklarımız henüz “hatıra” olamayacak kadar yeni ve taze: okulun ilk günü, bisiklete ilk biniş, ilk kez gidilen bir yer… Bir sürü heyecan verici ilk var hayatımızda. Yaş ilerledikçe artık bizi pek bir şey şaşırtmıyor, her şey rutinin bir parçası haline geliyor. Geriye dönüp bakınca hatırladığımız çok da parlak bir anı yoksa, “koca yıl nasıl geçmiş” demek kaçınılmaz oluyor.
Friedman ile Janssen’in bir diğer teorileri de yaşımızın hayatımıza oranına bağlı. 10 yaşındaki biri için bir yıl demek hayatının yüzde 10’u demek. 50 yaşındaki birinin aynı uzunluğu hissetmesi için ise beş yıl geçmesi gerek. Zamanı kocaman gövdesiyle bir ağaç gibi düşünelim. Ve onu kollarımızla sarmaya çalıştığımızı. Gençken kolumuzun uzunluğu ağacın çapına yetmiyor. Büyümekse insana “Bu ağaç bu kadar küçük müymüş?” dedirtiyor.
Fayn’ın özgün haber dosyaları, araştırmaları ve görüş yazılarını okurlar mümkün kılıyor. Bizler işimizi severek ve layıkıyla yapmaya çalışıyoruz. Ancak sizler ücretli aboneliğe gönüllü olursanız sürdürebiliriz. Çünkü bağımsız yayıncılık bunu gerektirir. İkna olduysanız detaylar için sizi şuraya alalım.
Yaşlanmanın getirileri
Şimdi işin içine biraz fizik, biraz da biyoloji katalım. Makine mühendisi ve malzeme bilimi profesörü Adrian Bejan, “Why the Days Seem Shorter as We Get Older” makalesinde konuyu zihinsel görüntülerin beyindeki işlenişiyle açıklıyor.
Bejan’a göre, zihnimiz belirli bir zaman diliminde ne kadar fazla yeni görüntü işliyorsa yaşanan zaman da bize o kadar uzun ve dolu dolu geliyor. Fakat yaşımız ilerledikçe bu işleme kapasitesinde de bir düşüş yaşanıyor.
Mesela göz hareketlerimiz yavaşlıyor. Görsel uyaranların işlenme hızı düşüyor. Genç bir zihin aynı 24 saat içinde daha yoğun bir görsel ve zihinsel akış deneyimlerken yaş aldıkça bu akışın ritmi değişiyor.
Yani gençken zihnimiz full HD 4K televizyon gibiyken yaşlandıkça tüplü televizyona doğru evriliyor. Zihnimizde işlenen “kare” sayısı azaldıkça da o gün haddinden fazla kısaymış, çok hızlı geçmiş gibi hissettiriyor.
İşin diğer yüzü
Tüm bu açıklamaların kulağa mantıklı gelen tarafları olsa da hikaye bu kadar basit değil.
Friedman ve Janssen’in çalışmasındaki en dikkat çekici bulgulardan biri, 20 yaşındaki bir genç ile 70 yaşındaki bir yetişkinin zaman algısı hakkındaki düşünceleri arasında çok da bir fark olmaması.
İkilinin 1800’den fazla kişiyle yaptığı çalışmada iki gruba da “Geçen hafta, geçen ay ya da geçen yıl senin için ne kadar hızlı geçti?” diye soruluyor. Cevaplar şaşırtıcı: Gençler de zamanın jet hızıyla geçtiğini düşünüyor.
Yani yaşın ilerlemesiyle zamanın çabuk geçmesi arasında doğrudan bir korelasyon yok. Fakat çok daha uzun zaman dilimleri söz konusu olduğunda, mesela “Son on yıl nasıl geçti?” diye sorulduğunda aradaki makas açılabiliyor.
Akıp giden günlerimiz
Belki de mesele hangi yaşta olduğumuzda değil, nasıl bir hayat yaşadığımızdadır. Çünkü Friedman ve Janssen aynı makalede diyor ki sebeplerden biri de zaman baskısı.
Modern hayat, ıssız bir tepede perşembeden pazartesiden habersiz yaşamamıza müsaade etmiyor. Öyle olabilseydi zaman bize gerçekten sonsuz gibi gelebilirdi. Hatta bizi yutabilirdi. Ama sürekli bir yerlere yetişmeye, yapılacaklar listesini tamamlamaya çalışırken ve bir de üstüne her boş anımızda video kaydırırken vakit hiçbir şeye yetmiyor, yetemiyor.
Ne kadar mümkün tartışılır, ama zamanın yavaşlaması için önce sizin yavaşlamanız gerekiyor. Daha sakin aktiviteler, yeni deneyimler, dinlenmiş bir zihin ve beden…
Zaman denen şey pek başına buyruk. Üstelik müdanasız. Siz peşinden koşsanız da o yine yolunda gidecek.
Belki bir daha hiçbir şey, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir yaz tatili tadında hissettirmeyecek.
Ama molalar, hatırlanmaya değer ışıltılı anlar, bizi şaşırtan ilkler hâlâ var. Olmaya da devam edecek.
Türkiye'de nitelikli ve bağımsız gazetecilik ancak okuyucuların desteğiyle mümkün. Siz de şimdi Fayn abonesi olarak topluluk odaklı gazetecilik modelimizi destekleyin, tüm içeriklerimize sınırsız erişin ve abonelere özel topluluk etkinlikleri için davetiye alın. Abonelik seçeneklerini inceleyin.