İzmir Urla’da ağustos ayının başında 60 yaşındaki emekli öğretmen Nurten Kandemir’in, bilişsel sorunları nedeniyle özel gereksinimleri olan ve lösemi tedavisi gören 19 yaşındaki oğlu Ahmet Barış Kandemir’i öldürdükten sonra intihar etmesine ilişkin adli soruşturma sürüyor.
Ama geriye pek çok soru kaldı.
Eşini yıllar önce kaybeden Nurten Kandemir nasıl bir bakım yükü taşıyordu? Oğlu için hangi hizmetlere ulaşabiliyor, hangilerine ulaşamıyordu? Yorulduğunda dinlenebileceği, hastalandığında bakım sorumluluğunu devredebileceği, artık bakamadığında güvenebileceği bir sistem var mıydı?
Bu soruların çoğunun yanıtını bilmiyoruz. Doğrulanmamış bir yaşam öyküsünü Nurten Kandemir adına yazamayız. Fakat Türkiye’de yoğun ve sürekli bakım desteğine ihtiyaç duyan özel gereksinimli çocukların ve yetişkinlerin ailelerinin yıllardır anlattıklarını biliyoruz: Tanıdan eğitime, sağlıktan rehabilitasyona, gündüzlü bakımdan güvenli yaşam merkezlerine uzanan yolda aileler çoğu zaman tek başına. Devlet bazı destekler sunsa da bakımın günlük, kesintisiz ve ağır sorumluluğu büyük ölçüde ailelere; aile içinde de kadınların omuzlarına bırakılıyor.
Ölümün ardından “Nasıl yapabildi?” diye sormak kolay.
Daha zor soru şu:
Yaşarken yanlarında kim vardı?
Aile faciası değil
Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), Kandemir’in önce oğlunu sonra kendisini öldürmesinin “aile faciası” ya da “bunalıma giren anne” sözleriyle geçiştirilemeyeceğini; sağlık ve bakım hizmetlerinin ailelerin, özellikle de kadınların üzerine bırakılmasının sorgulanması gerektiğini vurguladı.
Özel gereksinimli bir çocuğun annesine “O sana verilmiş bir hediye”, “Sen çok güçlü bir annesin” demek çoğu zaman teselli etme ve emeğini görme isteğinden doğuyor. Fakat bir anneyi fedakâr, kutsal ya da insanüstü ilan eden dil, onun yorulma ve yardım isteme hakkını da farkında olmadan önemsizleştirebiliyor.
Otizmli bir genç olan Sarp’ın annesi ve Urla Otizmle Yaşam Derneği Başkan Yardımcısı Deniz Uçar bu sözleri yıllardır duyuyor. “O sana verilmiş en güzel hediye”, “Cennetliksin” diyenlere verdiği yanıt sert:
“Beraber gidelim cennete o zaman.”
Uçar, bütün annelerin çocuklarını sevdiğini; özel gereksinimli çocuğu olan annelerin çocuklarından bir an bile ayrılamamalarının her zaman daha büyük bir sevginin değil, çoğu kez başka seçenek bulunmamasının sonucu olduğunu söylüyor:
“Bütün anneler çocuklarını sever. Ama biz mecburuz. Başka çaremiz yok.”
Bu cümlede sevginin tek başına bir bakım politikası olamayacağı gerçeği var. Bir anne çocuğunu çok sevebilir ve yorulabilir; çalışmak, birkaç saat yalnız kalmak, doktora gitmek ya da yalnızca uyumak isteyebilir. “Artık baş edemiyorum” demesi de onu kötü bir anne yapmaz. Asıl ihtiyaç, aileleri kahramanlığa mecbur bırakmayan düzenli ve güvenilir destek mekanizmaları.
Rekabetçi eğitim sistemi, farklı olana yer açmıyor
Bakım yükünü ağırlaştıran yalnızca hizmetlerin yetersizliği değil.
Özel gereksinimli çocuklar daha okul çağında gündelik dışlanmayla karşılaşıyor.
Bazı veliler sınıfta özel desteğe ihtiyaç duyan bir öğrencinin bulunmasını, öğretmenin kendi çocuklarına ayıracağı zamanın azalması olarak görüyor; bazı okullar ise gerekli desteği kurmak yerine çocuğu sınıfın dışında tutmayı seçiyor.
İzmir Demokrasi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölümü Zihin Engelliler Eğitimi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Emre Ünlü, bunun nedenlerinden birinin eğitim sisteminin rekabet üzerine kurulması olduğunu söylüyor. Özel desteğe ihtiyaç duyan öğrenciye sağlanacak imkânlar, bazı veli ve okul yöneticilerinin gözünde başarı çıtasını düşürecek bir hamle gibi görülebiliyor. Üstelik sonuç pek parlak değil:
“Çocuklarımız uluslararası ölçümlerde arzuladığımız akademik başarıyı kazanamadığı gibi farklı olanlarla birlikte yaşamayı da yeterince öğrenemiyor.”
Ünlü’nün verdiği örnek bu çelişkiyi bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Bir veli, çocuğunun okumayı geç öğrenmesini sınıftaki özel desteğe ihtiyaç duyan öğrenciye bağlıyor:
“Öğretmen onunla daha fazla ilgilendiği için diğer çocuklar geri kalmış.”
Cümle ilk bakışta çocuğunun başarısını düşünen kaygılı bir ebeveyne aitmiş gibi görünüyor. Oysa gerisinde çok daha sert bir talep var: Benim çocuğum ilerlesin; gerekiyorsa seninki sınıfın dışında kalsın.
