Türkiye ve İsrail savaşa girer mi? İran Savaşı’nın benimsenmesi ve rutine girmesinden sonra canı sıkılan düşünce kuruluşlarının ortaya attığı en heyecan verici soru, bugünlerde bu. 

Oysa yanıt basit: Hayır. 

Çünkü dünyanın böyle bir sıcak savaşı kaldıracak gücü yok. Üstelik böyle bir savaş, her iki ülkenin de ağır yıkımı anlamına gelir. 

Ama iki ülkenin dozu giderek artan bir hegomanya mücadelesine girdiği, haritası yeniden çizilen Ortadoğu’yu birbirlerine bırakmama arzusu doğru. 

Bu mücadelenin temelindeyse, iki ülkenin kendi varlıklarını nasıl anlamlandırdığı konusundaki keskin görüş ayrılığı var. 

İsrail ve Türkiye’nin taban tabana zıt var oluşu

İsrail, kendi güvenliğini ancak bölgenin istikrarsız olması durumda koruyabileceğini düşünüyor. Herkes kendi derdine düşerse, birbirleriyle çatışır ve rekabet ederse, kaynaklarını ve gücünü kendi sorunlarının çözümüne harcamak zorunda kalır. İsrail’in insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgilenemez, Filistin sorununu çözmek için gerçek adımlar atamaz, ekonomik olarak da İsrail’i zora sokacak hamlelerde bulunamaz, ittifaklar kuramaz. ani İsrail’in mevcut hükümeti için ne kadar çok bölgesel ve sınırların dışında kaos, o kadar mutluluk.Siz hiç İsrail Başbakanı Benjamin Netenyahu’dan bölgesel istikrar konulu bir açıklama duydunuz mu? 

Hayır. 

Duyduğunuz istikrar lafları da İran’ın yok edilmesi, İbrahim Anlaşmaları’na herkesin imza atması bağlamındadır. İran rejimi yıkılınca ortaya çıkması muhtemel koastan Tel-Aviv’e ne, değil mi?

Türkiye ise oldum olası, bölgesel istikrardan söz eder. Üstelik tüm samimiyetiyle. Zira, Türkiye’nin doğal enerji kaynakları yoktur, ekonomik kalkınmasının yolu, ticaretten geçer ve ticaret yapabilmek için istikrar lazımdır. İş birliği lazımdır. 

Türkiye’nin de bazılarının yayılmacı dediği hevesleri yok mu? Var. Ama işgal ederek değil, yatırım yoluyla, nüfuzunu artırarak, moda deyimiyle yumuşak gücünü de devreye sokarak. 

Ankara, Arap Baharı döneminde savrulup, daha fazla çıkar sağlayacağını düşünerek, hırslı bir politika izleyip, kendini yalnızlaştırdı mı? Evet. Fakat hızla ikili ilişkileri geliştirip, bölgesel işbirliklerini de ön plana çıkardı mı, kesinlikle evet. 

Özetle varoluş formülleri birbirine taban tabana zıt iki ülkeden söz ediyoruz. 

Birinci mesele bu. 

Şimdi biraz daha yakından bakalım. 

İsrail, Suriye’yi neden bombaladı? 

27 Ekim 2026’daki İsrail seçimleri öncesi Netanyahu’nun henüz kullanılmayan İdlib yakınlarındaki Ebu Zuhur hava üssünü, “Türkiye’ye mesaj verdik” diye bombalaması, iki ülke savaşa mı gidiyor, boş heyecanını yarattı. 

Bu heyecana kapılanlar, muhtemelen bölgede başka bir ülkenin, Lübnan’ın hava kuvvetlerinin olmadığını ve konunun Suriye ile ilişkisini bilmiyorlar. Yani Lübnan Hava Kuvvetleri’nin adı var, ama elinde bir kaç saldırı helikopterinden başka bir şey yok. 

Neden? 

Bildiniz, İsrail istemediği için. ABD ve Batı, Lübnan’a savaş uçağı satmıyor. Zaten alacak paraları da yok. Üstelik bu yeni bir durum değil, yıllardan beri böyle.

Suriye’de rejim değişirken İsrail, ülkeyi günlerce bombaladı. 

Nereleri? Hava üssü olan, olma potansiyeli olan yerleri.

Çünkü tıpkı Lübnan’da olduğu gibi İsrail, Suriye’nin de hava gücü olsun istemiyor. “Ay ne olacak iki tane uçaktan, bir tane hava üssünden” demeyin. İsrail’in yaşam felsefesi bunun üzerine kurulu. Büyüyüp terörist olabilirler diye eşiktekini, beşiktekini, daha yürümeye bile başlamamış olanı, anasından doğmak üzere olanı dünyanın gözü önünde, tereddüt etmeden kitleler halinde öldüren bir ülkeden söz ediyoruz. Kendisine tehdit olabileceğini düşündüğü bir ülkenin hayallerinde bile uçak uçurmasına izin verir mi, sanıyorsunuz?

Ama elbette başka hava üssü olma potansiyeli olan yerler varken, buranın vurulmasının da özel bir anlamı var. Ama bu anlam Mekke’de aranmalı. 

Mekke Savunma Paktı Anlaşması hakkında bilmeniz gerekenler
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı savunma anlaşmasının amacı ne? ‘Birine saldırı, hepsine saldırı sayılır,’ tam olarak ne demek? Ankara yeni bir nüfuz alanı mı açıyor, yoksa başkalarının savaşlarına sürüklenme riskini mi alıyor? Aklımıza takılan sorulara yanıt aradık.

Türkiye, Pakistan ve İbrahim Anlaşmaları’na imza atmak için artık pek de hevesli görünmeyen Suudi Arabistan, henüz detaylarını bilmesek de, Mekke Savunma Paktı kurdu. Belki, bir ihtimal, Mısır’ın da bu yapıya katılma ihtimali var. 

Mekke Paktı hakkında çok şey söylenebilir, söyleniyor da. Fakat temel felsefesi önemli: Bölgeselleştirme. 

Ne demek bu? 

Bölgedeki çatışmalara, anlaşmazlıklara, bölge dışı ülkeler müdahil oldukça meseleler daha da içinden çıkılmaz oluyor. Çünkü bölge çıkarlarını ve istikrarını değil, kendi çıkarlarını önceliyorlar; bir yeri tamir etme bahanesiyle, başka bir sorunun tohumunu atıyorlar. “Biz başta güvenlik olmak üzere, meselelerin politik yönlerini kendi aramızda çözelim,” diyorlar. 

Sırtını Batı’ya ve ABD’ye dayamış İsrail için, bu düşüncenin kendisi bile kabus olsa gerek. 

Mekke Paktı bu potansiyeli hayata geçirebilir mi? Gerçekten işe yarar mı?Bu soruların yanıtları ayrı bir tartışma konusu. Ama bu paktın kurulması bile, başlı başına İsrail’i endişelendirecek bir şey. 

Mekke Paktı’nın ‘Kimseye karşı değiliz’ demesi İsrail’e, “İyi tamam o zaman” dedirtecek değil. Tabii ki, Tel-Aviv, paktı kendisine karşı algıladı bile. Ama bu da şaşırtıcı değil, kavgayı kendileri başlatıp, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile altıgen ya da Hektagon kurmaktan söz eden bizzat Netanyahu’ydu. Başkalarının elinin armut toplamasını beklemiyordu herhalde. 

İşte, Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilirken, türbülanstan türbülansa girilirken, bunları da Gazze’de soykırıma girişerek ve sonra da Trump’ı İran’a saldırmak  için ikna ederek İsrail hızlandırmışken, bölgedeki rakibi Türkiye ile her düzlemde mücadele etmek zorunda hissetmesi şaşırtıcı değil. 

Üstelik ortada Suriye meselesi var. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi malum. İki ülke, güneyi benim, kuzeyi senin, gibi bir statükoda anlaşmış gibi duruyorsa da, daha doğrusu, ABD, şimdilik iki müttefiki arasında orta yol bulmak için bu formülü önermiş gibi gözükse de, günün sonunda, ne İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki nufüzünden memnun, ne de Türkiye, İsrail’in Suriye’yi Durziler üzerinden bölerek, toprak bütünlüğüne ve istikrarına karşı çalışmasından. 

fayn'a abone olun

Fayn’ın özgün haber dosyaları, araştırmaları ve görüş yazılarını okurlar mümkün kılıyor. Bizler işimizi severek ve layıkıyla yapmaya çalışıyoruz. Ancak sizler ücretli aboneliğe gönüllü olursanız sürdürebiliriz. Çünkü bağımsız yayıncılık bunu gerektirir. İkna olduysanız detaylar için sizi şuraya alalım.

Küresel jeo-ekonomik mücadele

Fakat mesele yalnızca güçle de alakalı değil. Asıl mesele, küresel jeo-ekonomik mücadelenin de iki ülke arasında kıyasıya yaşanıyor olması. 

Türkiye ve İsrail arasında özellikle İran Savaşı’ndan sonra iyice artan gerilim aynı zamanda petrolün, gazın ve yeni ticaret yollarının belirleyeceği bölgesel bir hegemonya savaşı.

Zira her iki ülke de enerji merkezi olmak istiyor ve İran Savaşı’nın bunun için yeni fırsatlar doğurduğunu düşünüyor. 

Ankara ve Tel Aviv’in Avrupa’nın vazgeçilmez enerji kapısı olma hedefi ve bunun için giriştikleri mücadelenin savaş meydanıysa Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na uzanan enerji haritası. 

Bu savaşın detaylarını da şu haberimizde okuyabilirsiniz:

İsrail-Türkiye: Enerji haritasında büyük nüfuz savaşı
İran Savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı’na alternatif arayışları hız kazanınca İsrail-Türkiye bölgesel nüfuz savaşı da keskinleşti. Bu mücadelenin meydanıysa Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na uzanan enerji haritası.

Özetle kavga göründüğünden de büyük. 

Bu kavgada kimin kazanacağını söylemek de zor. Bu, bir kaç faktöre bağlı. 

Türkiye’de hükümetin Terörsüz Türkiye dediği sürece mesela. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, çerçeve yasa geçtikten sonra boşuna “terörsüz bölge” ifadesini kullanmadı. 

Hatırlayın, bu süreç, Gazze’de soykırımla eş zamanlı başlamış ve “İç cepheyi güçlendirmemiz gerek” diyerek kamuoyuna sunulmuştu. 

Adı her ne olursa olsun bu sürecin hedefinin Türkiye için yeni bir jeopolitik düzenleme olduğu söylenebilir. Bölgenin en önemli ve büyük devlet dışı aktörü Kürtleri, bölgesel siyasetin dışına itmek yerine, onları Türkiye, Irak, Suriye ve İran devletlerinin sınırları içinde ve Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına uygun bir biçimde sisteme dahil edip istikrarı güçlendirmek.

Bunun önündeki en büyük engel de İsrail. Zira, İran’daki Kürtleri Tahran rejimini yıkmak için devreye sokma aklını ABD’ye kimin verdiği çok belli. Suriye Demokratik Güçleri’nin de, “İsrail provoke etmeye çalışıyor ama süreci birlikte başaracağız” demesi de şaşırtıcı değil. 

Öbür belirleyici etken de şüphesiz ABD’nin tutumu. ABD, Suriye ve genel olarak Ortadoğu konusunda inisiyatifi İsrail ve Türkiye arasında paylaştırmayı tercih eder gibi duruyor ama son kararını da verebilmiş değil gibi. Elbette gönlünden geçen iki müttefikinin iş birliği olurdu ama bu hiç mümkün gözükmüyor, en azından şu aşamada. 

İbranice Fauda, Arapça’da da Fawda kaos demek. 

Meşhur Fauda dizisinin adı oradan geliyor ve galiba durum biraz da o dizideki gibi, yaşamsal çıkarlar farklı ama hiç beklenmedik gelişmeler de olayları kaosa sürüklemeye teşne.

Bağlantı kopyalandı!

Yazan:

Ayse Karabat

Ayse Karabat

ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünü bitirdi. 1994’ten itibaren çeşitli radyo, TV ve gazetelerde çalıştı. Filistin’de ve Lübnan’da yaşadı. Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri ve Suriye Savaşları adlı iki kitap yazdı.