Elinde kağıt kalemle, önünde daktiloyla, cebinde tablet, kucağında bilgisayarla…
Sahip olduğumuz araç ya da çağın getirisi nasıl olursa olsun, yazmanın doğasında biraz da kıvranmak var.
İlk cümleyi kuramamak, yazıp silmek, düşünüp işin içinden çıkamamak ama en sonunda şöyle ya da böyle, kusurları ve hatalarıyla ortaya bir iş çıkarmak…
Yazmak bir sonuç değil, bir süreç. Hem yazanı değiştirip dönüştüren, hem kendi kendini dokuyan bir canlı mekanizma.
Fakat bugünkü dijital sistemin hızlı doğasında bu bekleyiş, bu yavaşlık bir delilik ve zaman kaybı gibi görülmeye de başlandı. Muhatabını anlık bir merakla kendine çeken, kullanıcısını doyumsuz bir şekilde sonraki akışa yönlendiren mekanik bir ritim oluştu.
Bu sistem içinde fikir işçisi olarak kalabilmek her geçen gün daha zor, fakat bir yandan da kıymetli.
Zira daha en başta kendi yazarını bile değiştirmeyen, kendi üreticisine dahi dokunmayan bir ürün, muhatabını ne kadar etkileyebilir ki?
Bir editör, bir yazar ve bir bağımsız gazeteciyle, yapay zeka çağında yazma meselesini irdeledik.
Yazarın zihinsel süreci hız takıntısından nasıl etkilenir?
Algoritmalar artık daha çok, daha hızlı ve daha yüzeysel içerik üretimini ödüllendirmeye teşne.Editör Bade Osma’ya göre, bu hız takıntısının bir sonucu olarak, düşünme süreci ile yazma süreci gün geçtikçe birbirinden ayrıldı. Bunun da müsebbibi, yapay zeka.
Yazarlar, bir cümle ya da paragraf kurma sürecinde aslında düşüncesini de inşa etmiş oluyor. Oysa bugünün içerik üreticileri, metinlerini komutlarla şekillendiriyor. Yapay zeka kendisine verilen başlık ve anahtar kelimelerle bir içerik üretirken yazara kalan daha çok editoryal düzenleme süreci oluyor.
Walter Benjamin’in Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri adlı makalesinde vurguladığı gibi, bir nesnenin mekanik olarak yeniden üretilmesi, onun tarihsel biricikliğini zedeliyor. Bugün yapay zeka tarafından hazırlanan metinlerde görülen “ruhsuzluk” tam da bundan kaynaklı: tarihsel değerin ve auranın yitirilmesi.Bade Osma’ya göre bu noktada yazmak bir düşünce ürünü olmaktan çıkıp bir seçme-ayıklama işçiliğine dönüşüyor ve bu da yazarın zihinsel derinliğini törpülüyor. Çünkü zihinsel çabanın yerine önceden hazırlanmış kodlar geçerken, yazarın bir metin üzerinde yoğunlaşma hakkı da elinden alınıyor.
Yapay zeka çağında editörün görevi nedir?
Editörün bir metni okurken onda baktığı ilk şey nedir?
Bade Osma’ya göre editör, ilk iş olarak metnin, yazarının sesini taşıyıp taşımadığını anlamaya niyet eder.
Zira yazarlığın temelini yaşanmışlık, gözlem, sezgi ve dünyayı farklı bir şekilde algılama kapasitesi kuruyorsa çatısını da tüm bunları anlamlı bir şekilde dile aktarabilme mahareti oluşturur.
Osma bu konuda oldukça net: "Yaratım ve yazım sürecini yapay zekâ aklına teslim eden yazar öncelikle kendi aklının otantizmine haksızlık ediyordur.”
Oysa bugünün anlatılarında küçük kusurlar da beklenmedik kırılmalar da yok. Deneyimle harmanlanmayan ruhsuz yazılar peyda oldu adeta.
Osma bu metinlerin “aşırı açıklayıcı, fazlaca dengeleyici, çatışmalardan kaçınan, şaşmaz benzer ritimlerle ilerleyen, üslup bakımından birbirine benzer” olmaları yönüyle ayırt edilebilir olduklarını söylüyor.
O yüzden birbirine benzer içeriklerin adeta bölünerek çoğaldığı bu ortamda, yazarın sesini duyabilmek bir editör için artık çok daha kritik bir maharet.
Emek tamamen ortadan kalkmadı, tanımı değişti
Yazarın zihinsel katkısını tamamen devre dışı bırakmadığı sürece, yapay zeka aslında yazma sürecine hizmet eden bir rol de üstlenebilir.
Osma’ya göre bazen yazar için “çalışkan bir editoryal partner” olabilen yapay zeka, kaynak taraması yapmakta, yazarı tekrarlar ve çelişkiler konusunda uyarmakta kullanılabilir.
Örneğin bağımsız yazar Fatma Öztürk, mart ayında bir saha çalışması için gittiği işçiler sokağında, işçilerle yaptığı sohbeti metne taşırken yapay zekanın kolaylaştırıcılığından faydalanmış.
Fakat Öztürk, bu özetleyici taslağın, işçilerin yorgun gözlerindeki manayı ve ses tonlarındaki ince sitemi nasıl da ıskaladığını anlatıyor.
Ona göre makine veriyi analiz etse de işçilerin soğuktan titreyerek sırada bekleyişini, konuşurken gözlerini kaçırdığı anı, soğuk havayı ve o anın insanı dönüştüren ağırlığını kavrayamıyor.
İşte bu yüzden, teknik açıdan düzgün bir metin üretmek bu çağda artık ayırt edici bir beceri değil. Bade Osma’ya göre, artık “güçlü anlatı kurabilen, özgün bir bakış açısı geliştirebilen, her şeyden önemlisi saha deneyimi olan, yani günlük yaşamdan metin üretebilen” yazarlar kıymetlenmeye başladı.
Yani yapay zeka emek piyasasını tamamen ortadan kaldırmadı, sadece emeğin tanımını değiştirdi.
Osma’ya göre geçmişte ücret büyük ölçüde yazma eylemine ve bilgiye ödenirken, bugün giderek daha çok “düşünme, seçme, kurgulama, ayıklama ve özgünlük" için ödeniyor.
Gazeteciliğin sahadaki vicdanı
Haberin peşinden koşmak, bir dosyayı karıştırırken tesadüfen bulunan bir belgeye rastlamak, dışarıdaki insanın sessizliğinden bir hikâye kurmak…
Bağımsız gazeteci Merve Kanan’ın saha deneyimi de Fatma Öztürk’le örtüşür cinsten.
Kanan, yakın zamanda tanık olduğu bir mülteci hikayesini haberleştirirken, yapay zekanın olayları kendisine tarafsızca özetleyen bir dil önerdiğini söylüyor. Fakat ona göre bu metinler, ailenin yaşadığı trajediyi ve umutsuzluğu steril bir dille sıradanlaştırıyor.
Oysa Kanan, bir bardak çay eşliğinde aileyle kurduğu samimi güven ilişkisinin, yüz binlerce verinin bir araya gelerek kuramayacağı cinsten bir vicdani muhakeme olduğuna inanıyor.
Çünkü gazetecilik, tanıklık etme ve bunu yorumlama sanatıdır da aynı zamanda. Makine ise bu yeteneklere sahip değildir, sadece var olanı işler.
Kanan’a göre, “Yapay zekâ metin üretimini hızlandırır ama haberin peşine düşemez, güven inşa edemez ve bir tanığın gözlerinin içine bakarak konuya dair soru soramaz.”
Üstelik algoritma, etik ikilemlerde de ne yapacağını bilemez. Oysa bir gazeteci, haberin gerçekliği ve topluma sağlayacağı etki karşısında kendi ahlaki değerleri ile karar verir. Bu yüzden yapay zeka ne kadar hızlı metin üretirse üretsin sahada çalışan bir gazetecinin yerini tutamaz.
Yavaş düşünme hakkı
Peki algoritmaların domine ettiği bu çağda, bir yazarın “fikir işçisi” kimliğini koruyarak hayatta kalması mümkün mü?
Algoritmalar bizi sadece çok üretmeye değil, aynı şeyleri üretmeye de zorluyor. Bu yüzden Bade Osma’ya göre mesele hayatta kalmak değil, ayırt edilebilir kalmak:
“Belki de ihtiyaç duyduğumuz yeni direniş biçimi, sürekli yazınsal üretim baskısına karşı, gerçekten sözü olana dek bekleyebilmektir.”
Bunun için de bir yazarın “yavaş düşünme ve üretme hakkı”nı elde tutabilmesi önemli. Zira geleceğin nitelikli yazarı, yapay zekayı bir araç olarak kullanırken kendi sesini, etik duruşunu, hayatı anlamlandırışını ve fikri bağımsızlığını koruyabilen kişi olacak.
Üzerinde konuştuğumuz bu süreç aslında yazarlığı bir zanaata geri döndürme çabası…
Zanaatkâr, eserinin başında gösterdiği ustalıkla övünür; fabrikada üretilen ise sadece bir üründen ibarettir. Yazarın ve zanaatkarın eserde bıraktığı eşsiz iz, tam da o yavaş düşünme hakkının bir ürünüdür.
İnsan zihni her ne olursa olsun, steril ve hızlı üretimin soğukluğunu hissedip oradan uzaklaşmak istiyor. Dolayısıyla “Bunu okumak için beklemeye değer” diye düşünülen yazarlar, hızlı üretime galebe çalıp yapay zeka çağında fikir işçiliğinin hakkını verecek gibi duruyor.
