28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarla başlattığı ve geleceği belirsiz bir ateşkesle devam eden süreçte, toplumun baskın duygusu tarafsız kalınması gerektiği.
Toplumda her ne kadar ABD’ye yönelik aşırı güvensizlik, özellikle Gazze’de yaptıklarından sonra İsrail hükümetine karşı çok yoğun olumsuz düşünceler olsa da yine de İran’ın yanında tutum takınılması gerektiğini düşünenler az.
İran söz konusu olduğunda bir kesim için kendi vatandaşına hiç de iyi davranmayan dini otoriter bir rejim algısı var. Bir kesim için de İran özellikle Suriye iç savaşı sırasında rejimden yana aldığı tutum nedeniyle eleştiriyi hak ediyor.
Fakat bu ideolojik tutumlara, akaryakıt fiyatlarına her gün gelen zamlar, savaşın sert bir şekilde hissedilen ekonomik yükü ve acaba İran’dan da yeni bir mülteci dalgası gelir mi gibi kaygılar da ekleniyor.
Bu devasa karmaşa karşısında toplumun refleksi, slogan atmak ya da hamasi söylemlerle savrulmak yerine, bir hayatta kalma refleksi olarak “tarafsızlığa sığınmak” oluyor.
İdeolojik romantizmin Sonu: Tarafsızlık ezici çoğunlukta
Uluslararası ilişkiler literatürüne göre Türkiye bir bölgesel güç olarak kabul edilebilir. Toplum da bunu böyle görüyor ancak bunun doğal sonucu olarak tavır takınıp taraf tutma refleksi görülmüyor. Tam tersine bir tutum giderek ağırlık kazanıyor.
Öyle ki bundan sekiz ay önce toplumun yarısına yakını Türkiye’nin İran’ın yanında durması gerektiğini düşünüyordu. Peki, kamuoyunda bu sekiz ayda ne değişti?

KONDA Mart’26 Barometresi’nin konuyla ilgili verileri toplumun zihninde çok temel bir kırılma yaşandığını kanıtlıyor. Temmuz ayında toplumun önemli bir kesimi “İran’ın yanında durmalıyız” diyerek ideolojik bir pozisyon alırken, bugün bu seslerin yerini derin bir “denge politikası” arayışı almış durumda.
