Bayram tatilinde belki de ebeveynlerinizi ya da sizin için kıymetli olan aile büyüklerini ziyaret ettiniz ve şunu fark ettiniz: Hayatınızı düzene oturtmak için yıllarca çabaladıktan sonra dikiş hiç beklemediğiniz bir yerden sökülmeye başlamış.
Orta yaş, çocukların büyüdüğü, kariyerin belli bir olgunluğa ulaştığı, yani hayattaki hedeflerin az çok tutturulduğu, türlü iniş çıkışlardan sonra varılan o nispeten huzurlu düzlük olmalıydı. Ne var ki bilgelik ve dinginlikle özdeşleştirilen bu yaşlar, pakete dahil olduğunu sonradan öğreneceğimiz sürprizlerle geliyor.
Gündelik koşuşturma içinde aynada aniden beliriveren çizgilere, kilometre bakımı sinyali veren bedenimize alışmaya çalışırken bir şeyi gözden kaçırabiliyoruz: Ebeveynlerimizin yaşlandığını. Bu gerçeği de genellikle kapımızı çalan sağlık sorunları sayesinde fark ediyoruz.
Yıllarca bize kol kanat germiş, o ilk rol modelimiz olan anne-babalarımızın güçten düştüğünü görmek yalnızca içimizi burkmakla kalmayıp güvenli alanımızı en derinden sarsıyor. Adeta altımızdaki halıyı çekiveriyor.
Bir yandan onları tamamen kaybetme korkusu, diğer yandan zihnimizdeki o yıkılmazlık imgesinin aşınmasından doğan yasla mücadele ederken buluyoruz kendimizi. Ve pek tabii ebeveynlerimizi daha uzun süre hayatımızda tutabilmek için tüm imkanlarımızı seferber etmeye çalışıyoruz.
Ancak ortada tuhaf bir durum var. Siz yetişkin yaşınızda bile hafifçe üşüttüğünüzde binbir tembih sıralayan o insanlar şimdi en ufak sağlık önerinizi reddediyor, ilaçlarını atlıyor ve onları uyardığınızda “Bana karışma! Çocuk muyum ben!” çıkışıyla isyan bayrağını açabiliyor.
KOAH teşhisine rağmen -doktorun her şeyi abarttığı bahanesiyle- balkonda sigara içen mi istersiniz, yoksa şeker hastası olup “Bir kere geldim dünyaya” diyerek gizli gizli börekçiye kaçanlar mı?
İşin ucunda sağlık olduğundan duyarsız kalamıyorsunuz ama ne kadar yapıcı olmaya çalışsanız da bazen çabalarınız ters tepebiliyor. Bu direnç, çocuk sahibi olanların yakından tanıdığı o meşhur ergenlik dönemini çağrıştırıyor.
Sandviç neslin ıstırabı
İşte orta yaşın belki de en sürprizli kısmı, kendini ergen davranışı sergileyen iki farklı yaş grubuna bakım verirken bulma hali olsa gerek.
Sosyal hizmet uzmanı Dorothy Miller kendi çocukları ile yaşlanan ebeveynlerinin gereksinimleri arasında sıkışan 40-60 yaş grubunu tanımlamak için 1981 yılında “sandviç nesil” (sandwich generation) kavramını ortaya atıyor.
Asıl amacı, ABD’deki demografik değişim ve aile profilleri hakkında doğru bilinen yanlışları ortaya çıkarmak olsa da Miller’ın çalışması, ele aldığı bu yaş grubundaki insanların nasıl bir stres altında olduklarını ve desteğe ihtiyaç duyduklarını göz önüne seren referans kaynak haline geliyor.
Ebeveynseniz henüz belli bir olgunluğa erişmemiş çocuğunuzu doğru tercihlere yönlendirmek için müdahale etme hakkını kendinizde bulunuyorsunuz. Ancak olgun davranış sergilemesini beklediğiniz kendi ebeveynlerinizin sorumluklarını pas geçip sizinle işbirliğine yanaşmaması hakiki bir sabır sınavına dönüşebiliyor.
Neden şimdi, neden bu isyan?
Eleştirdiğimiz şeye dönüşme ihtimali -hele aynı hamurdan yapıldığımızı düşünürsek- insanı ilk etapta anne-babasıyla empati kurmaya ve davranışlarının altında yatan gerekçeleri anlamaya itiyor.
Psikanalizin babası Sigmund Freud’a göre mutluluk ancak sevmek ve çalışmakla mümkün. Buradaki sevgi sadece romantizm değil, sosyal bir bağ ve hayata tutunma arzusu olarak okunabilir. Bu açıdan bakınca da çocukları yuvadan uçmuş, iş hayatı emeklilikle sonlanmış ebeveynlerimizin neden isyan ettiklerini anlamak çok da zor değil.
