Bayram tatilinde belki de ebeveynlerinizi ya da sizin için kıymetli olan aile büyüklerini ziyaret ettiniz ve şunu fark ettiniz: Hayatınızı düzene oturtmak için yıllarca çabaladıktan sonra dikiş hiç beklemediğiniz bir yerden sökülmeye başlamış.
Orta yaş, çocukların büyüdüğü, kariyerin belli bir olgunluğa ulaştığı, yani hayattaki hedeflerin az çok tutturulduğu, türlü iniş çıkışlardan sonra varılan o nispeten huzurlu düzlük olmalıydı. Ne var ki bilgelik ve dinginlikle özdeşleştirilen bu yaşlar, pakete dahil olduğunu sonradan öğreneceğimiz sürprizlerle geliyor.
Gündelik koşuşturma içinde aynada aniden beliriveren çizgilere, kilometre bakımı sinyali veren bedenimize alışmaya çalışırken bir şeyi gözden kaçırabiliyoruz: Ebeveynlerimizin yaşlandığını. Bu gerçeği de genellikle kapımızı çalan sağlık sorunları sayesinde fark ediyoruz.
Yıllarca bize kol kanat germiş, o ilk rol modelimiz olan anne-babalarımızın güçten düştüğünü görmek yalnızca içimizi burkmakla kalmayıp güvenli alanımızı en derinden sarsıyor. Adeta altımızdaki halıyı çekiveriyor.
Bir yandan onları tamamen kaybetme korkusu, diğer yandan zihnimizdeki o yıkılmazlık imgesinin aşınmasından doğan yasla mücadele ederken buluyoruz kendimizi. Ve pek tabii ebeveynlerimizi daha uzun süre hayatımızda tutabilmek için tüm imkanlarımızı seferber etmeye çalışıyoruz.
Ancak ortada tuhaf bir durum var. Siz yetişkin yaşınızda bile hafifçe üşüttüğünüzde binbir tembih sıralayan o insanlar şimdi en ufak sağlık önerinizi reddediyor, ilaçlarını atlıyor ve onları uyardığınızda “Bana karışma! Çocuk muyum ben!” çıkışıyla isyan bayrağını açabiliyor.
