Üç tişört, üç boxer.
Deniz Göktaş yurt dışına çıkarken attığı tweette valizini böyle anlatıyordu. Hayatımda hiç bu kadar “hafif” tatil yapamadığım için herhalde, onun adına sevinirken valizine imrenmiştim. Tatilini anlatırken bile bedelli askerlik ücretini ödediğini, uzun yıllar bu ülkede yaşayacağını, kaçmadığını, gerekirse ilk uçakla döneceğini özellikle yazıyordu.
Söz verdiği gibi, döndü.
2 Temmuz’da, Türkiye’nin hafızası için ağır bir anlam taşıyan bir tarihte döndü ve havaalanında gözaltına alındı. Kendi ayaklarıyla dönen, sırt çantası kadar gösterişsiz bir genç adam, ters kelepçeyle emniyete götürüldü. Çünkü güç, gösterişi sever; korkutmayı sever.
Deniz ise korkmuyordu. Cesaretin en az rastlanır biçimine sahipti: Pervasızlığa değil, göze almanın bilincine.
On gün içinde, bu konu üzerine ikinci yazım. Beni bilen bilir. Çok öyle devrimci bir romantizme sahip değilim. O racon yoktur bende. Birçok konuyu ele almamın bir tek sebebi oldu hep: Yazmak dışında bir yol görememek. En azından yazmak. Adaleti değilse bile hakikati kelimeler aracılığıyla bir nebze yerli yerine koyma hissi.
