Koku, hafızanın en inatçı biçimlerinden biridir. Aynı zamanda sezgilerimizin de en eski dilidir. Yanan bir kablonun plastiği, kızartıcıda tutuşan ekmek ya da sarımsağı andıran o tekinsiz gaz kaçağı kokusu gibi bizi türlü tehditlere karşı uyarır. Koku, henüz gözümüzle göremediğimiz tehlikelerin ilk habercisidir.
Bir yiyeceğin bayatladığını veya çürüdüğünü de çoğu zaman kokusundan anlarız. Ancak dünyada çürüyen yalnızca canlılar veya yiyecekler değildir. William Shakespeare’in Hamlet’inde muhafız Marcellus: “Çürüyen bir şey var, Danimarka Krallığında,” der. Bazen sistem de, toplum da çürüyebilir. Derinden işleyen, kılcal damarlara sızan ahlaki bir çürümedir bu. Her zaman görünür olmayabilir ama hissedilir, kokusu derinden alınır.
O nedenle, kötü örneklerin toplumun geri kalanını nasıl sinsice etkilediğini anlatmak için dilimizde yozlaşmaya referans verirken “balığın baştan koktuğu” gerçeğinden dem vururuz. Benzer şekilde yozlaşmanın son noktasına gelindiğinde duyulan o kolektif çaresizlik ve şaşkınlık “Tuz koktu,” sözüyle ifade edilir. Tuzun bile koktuğu bir düzende artık sığınacak yer kalmamıştır.
