Bir yetişkin bir çocukla biraz olsun zaman geçirdiğinde onun hayata ne kadar farklı baktığını kolayca anlayabilir. Bu bakışta biz yetişkinlerin vazgeçtiği, hayatın karmaşası içinde unuttuğu ne varsa hepsi mevcuttur. Çocuğun bizim hesaplı dünyamızla ve aynılığı makbul sayan düzenle uyumsuzluğu da takdire şayandır. Gelin görün ki genel eğilim bu uyumsuzluğu bastırıp bilerek ya da bilmeyerek çocuğu alışacağı, uyuşacağı bir düzene hazırlamaktan yanadır. Böylece kollama yerini gitgide buyurmaya bırakır. Tam bu noktada çocuk, edebiyatla kendine bağımsız bir dünya kurabilir. Bir mevsim değişmesi gibi de düşünebiliriz bunu. Üşüdüğü mevsimi değiştirip baharı getirebilir. Sıcaktan bunaldığı yazın yerine sonbaharı koyar. Baharı isterse kışa çevirir, karı bekler. Bu yüzden çocuk edebiyatı ticarete, çıkarlara, ideolojik güdümlere feda edilemeyecek kadar kıymetlidir.

Çocuk edebiyatı her şeyi yeniden keşfetmektir, farklı bir başlangıç, hayret ve hayranlıktır bir yanıyla. Hele ki hayal etme hakkını okurunun elinden almayan, ona ödev yüklemeyen, onun aklını ve duygularını azımsamayan, çocukluk dünyasının bilgeliğinden izler taşıyan gerçek bir yazarla karşılaşırsanız işte o zaman çocuk edebiyatının tadından yenmez. Tattıkça tatmak istersiniz, çok geçmeden de her yazarın başka bir tadı olduğunu fark edersiniz. Artık gerçek bir okursunuzdur.

Henüz okuma serüveninin başındaki çocuğu, barışçıl bakış açısı ve reçetelerden uzak tavrıyla kollayan, edebiyat denizinde çok uzun yıllardır pupa yelken yol alan bir yazara lafı getirmek, anlatılanları somutlaştırmak şart oldu. Behiç Ak’tan başkası değil bahsedeceğim kişi.