13 Ağustos Perşembe günü, Türkiye’nin en bilinen cemaatlerinden Süleymancılara yönelik bir operasyon haberi geldi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 17 ilde, aralarında Süleymancılar cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in de bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. 17 Ağustos itibariyle Kuriş dahil 30 kişi tutuklandı. Alihan Kuriş liderliğinde çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamak, kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık, Vergi Usul Kanunu'na muhalefetle suçlandılar.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Burada dinî bir görüşe, dinî bir cemaate ya da sivil toplum kuruluşlarına karşı bir operasyon yok. Bu, tamamen mali yapılanmaya yönelik bir operasyon" dedi.

Operasyon sürerken cemaatin dev bir finansal yapı oluşturduğu da anlaşıldı. Süleymancılara ait olduğu iddia edilen adreslerde 200 kg külçe altın bulunduğu söylendi. Cemaat ile bağlantılı kişi ve şirketler üzerinden 100 milyar TL'yi aşan tutarın çeşitli yöntemlerle yurt dışına çıkarıldığı iddia edildi. 

Peki, Süleymancılar kim? Bu yapı ne zaman nasıl ortaya çıktı? Siyasete karşı tutumları neydi? Nasıl bu kadar büyük bir finansal güç elde ettiler? AK Parti ile ilişkileri nasıldı? Bu operasyonun gerekçesi ne? Neden şimdi yapıldı? Tüm bu soruları ilahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk’e sorduk.

Süleymancılar kimdir? Bu isim nereden geliyor?

“Süleymancı” tabiri, onlara muhalefet edenler tarafından kullanılan bir isim. Onlar kendilerine “Süleymanlı” ya da “İmam-ı Rabbani’nin evlatları” diyorlar. Bu isim de kurucularının Süleyman Hilmi Tunahan olmasından kaynaklanıyor. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan’ın talebeleri olarak da biliniyorlar.  

Süleyman Hilmi Tunahan, Osmanlı'nın medreselerinde son kuşak diyebileceğimiz bir süreç içinde dinî ilimler tahsil etmiş, dersiâmlık ve müderrislik gibi unvanlar almış, bu şekilde görevler de yapmıştır. Fakat Cumhuriyet döneminde müderrislik gibi vazifelerin icra edildiği okullar kapatılmış, medreseler ilga olmuştur.

Dolayısıyla Tunahan, sıradan bir vaiz olarak kalakalmıştır. Onca yıllık ömrünün semeresi olan müderrisliği, boşa çıkmıştır, bu nedenle de Cumhuriyet'in kurucu kadrosuna, felsefesine ve laik rejime karşı iflah olmaz bir muhalefet tavrını benimsemiştir. O dönemlerde kendisi gibi yaklaşık 500 kişinin işsiz kaldığı söylenir.

Bakarsanız, “Cenaze kaldıracak adam yoktu” gibi şeylerden söz edildiği bir dönem. Ama şunu da unutmamak lazım: 1926 ile 1938 arasında Elmalılı Hamdi Yazır da Hak Dini Kur'an Dili’ni yazıyordu o dönemde. O tefsir şimdi yere göğe sığdırılamıyor, belki günümüzdeki 60-70 ilahiyatçı o tefsir üzerinden kariyer yaptı. 

Süleyman Hilmi Tunahan kuytularda, köşelerde, orada burada talebe yetiştirmeye çalışır ama çoğu zaman talebe bulamaz. Hiç bulamadığı zaman iki kızını yetiştirmiştir, onlara icazet vermiştir.

Okuttuğu şey Kur'an öğretimidir. Yeri gelmişken söyleyeyim, Süleyman Hilmi Tunahan'ın yazıp çizdiği hiçbir eser yoktur, birkaç sayfalık bir Elif-Ba cüzü vardır. Kur'an'ın harfi, harekesi üzerine.

1950'ler geldiğinde iktidar değişir. Görece serbestlik ortamında faaliyetler hızlanır. Sirkeci civarındaki Konyalı Lezzet Lokantası’nın sahibinin evinde ilk ders grubu oluşturulur. 

Bu yapı, kurucularını tasavvuf silsilesinin son halkası, son temsilcisi gibi görür, son Mohikan gibi. Bu anlayıştan hareketle, bu yapı ona mensup olanların gözünde bir çeşit Nuh’un gemisidir. Bu gemiye binenler kurtulmuştur, dışarıdakiler helâk olmuştur gibi bir yaklaşımları var. 

Oluşturdukları yapı tarikat mı, cemaat mi nasıl tanımlamak lazım?

Son halka falan deseler de klasik, konvansiyonel anlamda bir tarikat yapısı değil. Süleymancıların iç yapısında İsmailağa'nın, Menzil’in ritüellerine benzer düzenli ritüeller, ayinler göremiyoruz. İşleyiş biçimi de öyle değil. Nev-i şahsına münhasır bir yapı.

Nev-i şahsına münhasır dediniz. Ne gibi?

Aslında İstanbul merkezli. Genellikle Akdeniz, Antalya, Kütahya, İç Ege... O muhitlerde daha aktifler.

Önce taşradan şehre geldiler, fakat sonra şehirden taşraya doğru yöneldiler.

Süleyman Hilmi Tunahan'a, “Anadolu'dan çocuklar ayak sürüyerek gelir bize, burada bir bakıma İstanbul beyefendisi haline getiririz” gibi bir söz de isnat edilir. Kılıkları kıyafetleri takım elbise, ceket, ama şehirlilik başka bir şey. Dinî yapıların hiçbirinde onu gözlemleyemiyorum.

Fakat asıl farklarından biri Almanya’da çok güçlü olmaları. 1960'lı yıllar, yurt dışına işçi gönderdiğimiz yıllar. İşçilerin dinî, sosyal, kültürel ihtiyaçlarını karşılayacak hiçbir mecra, mahfil yok. Bunu ilk fark eden bu yapı olmuştur. Oradaki o gurbet duygularını, sahipsizliği giderecek bir kapı, bir sığınak işlevi olarak cemaat o boşluğu doldurmuştur. 

Millî Görüş'ten daha derin bir altyapıya sahipler; halkın kılcal damarlarına kadar uzanıyorlar.

Tam da onu soracaktım. Murat Yetkin de Alman Devleti ile ilişkilerine dikkat çeken bir yazı yazdı. Gülen Örgütü de başlangıçta Orta Asya'daki faaliyetleri nedeniyle Amerikan istihbaratının dikkatini çekmişti. Süleymancıların Almanya ile ilişkisini nasıl tanımlayabiliriz?