Ayrı ayrı hayranı olduğum, döne döne dinlediğim, bugün inanılmaz ölçüde genişlediğini gözlemlediğim, artık ucu bucağı görünmeyen çağdaş Türkçe müzik kanonu içinde kendine özgü, nadide bir yer bulmayı başarmış, gürültü dinince de seslerini duymaya devam edeceğimize emin olduğum müzisyenlerle buluştum: Ceylan Ertem, Deniz Tekin, Jehan Barbur ve Nilipek. 

Müzisyen olmanın yeni halleri: Ceylan Ertem ve Deniz Tekin ile konuştuk
Müziğin üretim ve paylaşım tarafında çok şey değişti ama neler değişti en çok? Bir müzisyenin bu yeni haller içindeki deneyimi neye benziyor artık? Sorularımı dört müzisyene; Ceylan Ertem, Deniz Tekin, Jehan Barbur ve Nilipek’e yönelttim. İlk bölümde Ceylan Ertem ve Deniz Tekin var.

İkinci bölümde iki yeni konuğum var: Jehan Barbur ve Nilipek. 

Neden? Şu yüzden: Dünyada kopan fırtınanın sağa sola savurmadığı, çırpalayıp yaprağını dökmediği, gerekirse kökünden sökmekle tehdit etmediği bir sanat dalı yok ama özellikle müzik dünyasında sanki daha agresif bir sürecin şahidi oluyoruz.  

Müziğin sahneye tezat biraz içeri dönük, kendi halinde, duygusal bir tarafı var. Ama işin bir de pazarlama, para kazanma, sahneye çıkma ve o sahnede iyi görünme telaşı var. Bu ikisi yan yana. Sürekli yeni bir şey üretmek, sesini duyurmak ve görünmek gibi bir ihtiyaç söz konusu. Müthiş bir “self promotion” baskısı var müzisyenlerin üzerinde. Oysa bir müzisyen kendi dünyasında kalma, sessizliğini ve görünmezliğini koruyarak üretme hakkına sahip olmalı gibi geliyor bana. 

Öte yandan müzik yapmanın, müzisyen olmanın bugün eskiye göre kolaylaştığını söylemek mümkün. Teknoloji sayesinde müzik yapmak isteyen herkes odasından dünyaya seslenme fırsatına kavuştu ve böylelikle iyi/kötü birbirine girdi, ortalık biraz karıştı gibi. Neticede bunca sesin içinde kendine yer bulmak güçleşti. Algoritmaların belirlediği bir kültürel iklimde, çoğunluğu oluşturan kitlenin eğilimleri de düşünüldüğünde, bazı müzisyenler ana akımın dışında, epey marjinal bir yerde konumlandı. 

Müziğin hem üretim hem de paylaşım tarafında çok şey değişti ama neler değişti en çok? Bir müzisyenin bu yeni haller içindeki deneyimi neye benziyor artık? Küreselin etkileri bir yana, ülkede yaşanan tuhaflıklar müziğe ve müzisyene ne yaptı? Sosyal medya dost mu düşman mı? 

Bütün bunları merak ediyor ve bir süredir içeriden birileriyle konuşmak istiyordum. Aynı odada hep birlikte oturup konuşmak enfes olurdu ama bu “toplama” haliyle de bu söyleşi vesilesiyle çok değerli bir sözün kaydını tutmuş olmamıza seviniyorum. 

Jehan Barbur: “Belki bir gün sular çekilir. Kumsalın hafızası da böylece ifşa olur. Bir umut, bekliyoruz…”

Uzun yıllardır müziğin içindesiniz. Sektöre dair gözlemlerinizi duymayı çok isterim. Neler oldu geçen zamanda? Siz nasıl bir değişim deneyimlediniz?

Değişim kaçınılmaz, hele de günümüz dünyasında. 1980 yılında doğmuş biri olarak şu karşılaştırmayı yapabiliyorum sanırım. Konu ne olursa olsun, anladığım ve anımsadığım şu ki, 2000’li yılların başına kadar koşul ve şartlar kabul edilebilir bir değişim hızında dönüşüyor, bizler için onları sindirebileceğimiz bir seviyede evriliyordu. Bizler de dönemin içindeki bu değişen zaman dilimlerine insani bir şekilde ayak uydurabiliyor, öngörülerimizi ve planlarımızı belli bir vadede yapabiliyor, yakın da olsa bir gelecek tasarlayabiliyorduk. Sonucunda ise, kişiliğimize dair bir karakter, tutarlı ve istikrarlı bir yapıdan bir şekilde söz edebiliyorduk.

Bugün bunlar ziyadesiyle karmaşık ve tumturaksız bir hal aldı. Sanat ile yaşayan bireyler, bununla nefes alıp bir şekilde mecburen sektöre dahil olan kişiler de bu durumdan benzer oranlarda ve hoş olmayan bir şekilde etkilendi. Zira sanat hafızadan, andan, anıdan ve toplumun ortak geçmişinden beslenen bir olgu. Bugünün dili, geçmişi, anıyı, hafızayı kabul etmiyor ve vasıfsız, irdeleyerek iktidarı da rahatsız edecek bir yapıyı reddediyor. Müzik, şarkılar, sözler, idraki az da olsa birikim gerektiren armoniler… Bunlar bugünün insanını yorar oldu.

“Hızlı tüketim” denen şey tam da bu aslında. Tüketilmeden ağızdan tükürülen ve tatminden uzak, bizi oyalayan ama bizimle var olamayan… Halbuki, her üretinin insan gibi ömrü vardır. Artık hiçbir söylem ahir ömrünü ifa edemeden, insana ulaşamadan, onunla yaşayıp büyüyemeden ve anlam kazanamadan bir yenisine yeniliyor. Hiçbir şey aslında yeni olamadan derhal eskiyor. İnsan da bilmem farkında mıdır ama, tutarlı ve istikrarlı bir karakter oluşturabilme şansından da böylece yoksun bırakılmış oluyor. Ne yazıktır ki bu böyle…

Peki sizce dünyada da böyle mi bu işler? Türkiye özelinde daha zorlayıcı olan şeyler var mı? 

Çoğu coğrafya bu şekle bürünmüş gibi. Türkiye’de seçicilik, birikim azlığı sebebi ile yok. Gusto, görü, tanışlık biraz zayıf. Ama memleketimin bu düzene karşı kendinin de belki farkında olmadan geliştirdiği bir direnci var. O da gelenekselci yapısı aslında. Hâlâ bir yerinden, evvel neslin yaşamayı bildiği şekli bırakmak istememesi bizlere az da olsa yaşanılabilir bir alan sağlıyor. Sokağa dizilen çaydanlıklar, balkona asılı çamaşırlar, yıldönümleri için dökülen lokmalar, insanların dimağını yumuşatan Yeşilçam Sineması, teyzelerimiz, babaannelerimiz ve mahallelerimiz, seyyar satıcılarımız… İşte bu unsurlar Türkiye’yi az da olsa bu yok olan hafızaya karşı dirençli tutuyor. Ne iyi ki…

Dinleyicinizle aranız nasıl? Dinleyici de değişti mi bütün bunlar olurken? 

Dinleyicim ile aram daim samimi, içten ve iyi olmuştur. Bu beni hep mutlu eder. Sadece mekân ve işletmecileri ile aram artık çok iyi değil. Onlar de dinleyicinin tutumunu çokça belirleyen önemli unsurlardan biri. Müziği dinletecek ortam yaratmaktan uzak, dinleyiciye haklı olarak belki de tüketim sağlamasını çok sert bir şekilde salık veren yerler haline geldi. İncelikten uzak, müziğin icrasına zarif alanlar tanımak yerine, onları tüketen ve sömüren alanlara dönüştü.