Ayrı ayrı hayranı olduğum, döne döne dinlediğim, bugün inanılmaz ölçüde genişlediğini gözlemlediğim, artık ucu bucağı görünmeyen çağdaş Türkçe müzik kanonu içinde kendine özgü, nadide bir yer bulmayı başarmış, gürültü dinince de seslerini duymaya devam edeceğimize emin olduğum müzisyenlerle buluştum: Ceylan Ertem, Deniz Tekin, Jehan Barbur ve Nilipek.

İkinci bölümde iki yeni konuğum var: Jehan Barbur ve Nilipek.
Neden? Şu yüzden: Dünyada kopan fırtınanın sağa sola savurmadığı, çırpalayıp yaprağını dökmediği, gerekirse kökünden sökmekle tehdit etmediği bir sanat dalı yok ama özellikle müzik dünyasında sanki daha agresif bir sürecin şahidi oluyoruz.
Müziğin sahneye tezat biraz içeri dönük, kendi halinde, duygusal bir tarafı var. Ama işin bir de pazarlama, para kazanma, sahneye çıkma ve o sahnede iyi görünme telaşı var. Bu ikisi yan yana. Sürekli yeni bir şey üretmek, sesini duyurmak ve görünmek gibi bir ihtiyaç söz konusu. Müthiş bir “self promotion” baskısı var müzisyenlerin üzerinde. Oysa bir müzisyen kendi dünyasında kalma, sessizliğini ve görünmezliğini koruyarak üretme hakkına sahip olmalı gibi geliyor bana.

