Ayrı ayrı hayranı olduğum, döne döne dinlediğim, bugün inanılmaz ölçüde genişlediğini gözlemlediğim, artık ucu bucağı görünmeyen çağdaş Türkçe müzik kanonu içinde kendine özgü, nadide bir yer bulmayı başarmış, gürültü dinince de seslerini duymaya devam edeceğimize emin olduğum müzisyenlerle buluştum: Ceylan Ertem, Deniz Tekin, Jehan Barbur ve Nilipek. 

İki bölüm halinde yayınlanacak söyleşinin ilkinde iki isim var: Ceylan Ertem ve Deniz Tekin. 

Neden? Şu yüzden: Dünyada kopan fırtınanın sağa sola savurmadığı, çırpalayıp yaprağını dökmediği, gerekirse kökünden sökmekle tehdit etmediği bir sanat dalı yok ama özellikle müzik dünyasında sanki daha agresif bir sürecin şahidi oluyoruz.  

Müziğin sahneye tezat biraz içeri dönük, kendi halinde, duygusal bir tarafı var. Ama işin bir de pazarlama, para kazanma, sahneye çıkma ve o sahnede iyi görünme telaşı var. Bu ikisi yan yana. Sürekli yeni bir şey üretmek, sesini duyurmak ve görünmek gibi bir ihtiyaç söz konusu. Müthiş bir “self promotion” baskısı var müzisyenlerin üzerinde. Oysa bir müzisyen kendi dünyasında kalma, sessizliğini ve görünmezliğini koruyarak üretme hakkına sahip olmalı gibi geliyor bana. 

Öte yandan müzik yapmanın, müzisyen olmanın bugün eskiye göre kolaylaştığını söylemek mümkün. Teknoloji sayesinde müzik yapmak isteyen herkes odasından dünyaya seslenme fırsatına kavuştu ve böylelikle iyi/kötü birbirine girdi, ortalık biraz karıştı gibi. Neticede bunca sesin içinde kendine yer bulmak güçleşti. Algoritmaların belirlediği bir kültürel iklimde, çoğunluğu oluşturan kitlenin eğilimleri de düşünüldüğünde, bazı müzisyenler ana akımın dışında, epey marjinal bir yerde konumlandı. 

Müziğin hem üretim hem de paylaşım tarafında çok şey değişti ama neler değişti en çok? Bir müzisyenin bu yeni haller içindeki deneyimi neye benziyor artık? Küreselin etkileri bir yana, ülkede yaşanan tuhaflıklar müziğe ve müzisyene ne yaptı? Sosyal medya dost mu düşman mı? 

Bütün bunları merak ediyor ve bir süredir içeriden birileriyle konuşmak istiyordum. Aynı odada hep birlikte oturup konuşmak enfes olurdu ama bu “toplama” haliyle de bu söyleşi vesilesiyle çok değerli bir sözün kaydını tutmuş olmamıza seviniyorum. 

Ceylan Ertem: “Sanatın, kalitenin ve seviyenin toplumdaki değeri giderek azalıyor gibi hissediyorum.”
Ceylan Ertem 

Sizin için en büyük değişimler neler oldu? Kendi deneyiminiz ve sektöre dair gözlemlerinizi dinlemeyi çok isterim.

Jetonlu telefonlardan akıllı telefonlara, kasetten dijital platformlara geçiş yapmış bir kuşağın insanıyım, müzisyeniyim. Anima grubunun solistiydim, kasetimiz çıkmıştı. Şimdi yapay zekâyı konuşuyoruz. Hayal dahi edemeyeceğim değişimlere tanıklık ettim ve uyum sağlamaya çalıştım, çalışıyorum. Müzik dinleyiciliğindeki değişim bizi elbet çok etkiledi. Eskiden şarkılar biraz daha zaman isterdi; dinleyiciyle ilişki daha yavaş kurulurdu. Şimdi ise hızın belirlediği bir çağdayız. Bu sebepten bir şarkının ömrü bazen birkaç günle ölçülüyor. Elbet kendimi bazen yabancı ya da eski kafalı hissediyorum. Benim için en büyük değişim ise müzisyenliğin artık sadece müzik üretmek anlamına gelmemesi. Sürekli görünür olmak, içerik üretmek, kendini anlatmak, becerebilirsen pazarlamak, algoritmayı beslemek zorunda müzisyenler, şarkıcılar. Bir noktadan sonra sanatın önüne sanatçının “varlığını aralıksız ispat etme” mesaisi geçebiliyor. Buna rağmen hâlâ inatla şarkının, hayalin, ilhamın ve projenin kendisine güvenmek istiyorum.

Peki sizce Türkiye özelinde daha zorlayıcı olan şeyler var mı? 

Dünyada da dijitalleşmenin getirdiği benzer sorunlar var ama Türkiye’de bunlara ekonomik kriz, ifade özgürlüğü sorunları ve kültürel kutuplaşma da ekleniyor. Müzik üretmek zaten pahalı bir işti; bugün bağımsız kalmaya çalışıyorsanız çok daha zor. Sanatın, kalitenin ve seviyenin toplumdaki değeri giderek azalıyor gibi hissediyorum. İnsanlar ekonomik olarak hayatta kalmaya çalışırken, bir belirsizlik ve karanlığın içinde önünü görmeye uğraşırken kültür-sanat ne yazık ki ikinci plana itildi. Bu sadece müzisyenlerin değil, toplumun da kaybı elbet.

Dinleyici de değişti mi bütün bunlar olurken?

Benim çok sadık bir dinleyici kitlem var ve bunun büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Bu arada yıllar içerisinde gençken beni dinleyenlerden evlenenler, çoluk çocuğa karışanlar, belki artık konsere gelmeyen ama evinden takip etmeye devam edenler oldu. Dile kolay, 16 yıl solo kariyer. Anima ile ilk albümümüz 2006 yılında çıktı. Yani 20 senedir insanlarla göz göze geliyorum. Sürekli yeni gençler katılıyor aramıza. Bu arada türkü yorumlarım ve Babamın İstek Şarkıları projem sayesinde 40 yaş üzeri dinleyicimin de sayısı arttı. 25-65 yaşındaki dinleyicilerimi yan yana görünce çok ama çok mutlu oluyorum. Elbette dinleme alışkanlıkları değişti. Daha hızlı tüketiliyor her şey. Ama hâlâ gerçekten dinleyen, sözlere, hikâyeye kulak veren insanlar var. Onlar sayesinde umutlu kalabiliyorum.