Dijital hayatın ayartılarına kapılalı beri analog günlerin kaybolan güzel nesnelerini, alışkanlıklarını sayıp duruyor, onları çoğu zaman özlemle anıyoruz. Dünyanın en büyük kayıp eşya ve duygu bürosunu kuruyoruz insanlık olarak. Kastettiğim elbette yeniliklere alışmayı reddetmek değil. Bugünlerin teknolojisinin içine doğmayıp ona ayak uyduranların, yirmi birinci yüzyıl insanının yeni doğasına biraz hüzünle, biraz da şaşkınlıkla bakmasından bahsediyorum. Bu yeni doğada eskisiyle taban tabana zıt olan bir şey var: Bir zamanlar görünmezlik fikriyle büyülenen insan şimdi ancak görünürlükle tatmin oluyor. Böylelikle gündelik yaşamda tatlı, muzır, yaratıcı anların peşine düşmek için görünmez olmayı hayal etmek kayıp bürosunu ilk boylayanlardan oldu. Ne zamandır kimse birbirine görünmez olsaydı neler yapardı diye sormuyor. 1935 yılının gazetelerinde karşılaştığımız habere ve benzerlerine bugün rastlamıyoruz: “Macaristan’da bir genç birtakım ışınlarla bir cismi gözden kaybetmeye muvaffak oldu.” Görünmezlik artık hayatın akışına ters.
Oysa görünmezliğin getireceği iki önermeyi, iyiliği-kötülüğü konuşmaya, habire konuşmaya, tartışmaya en ihtiyacımız olan çağdayız. Ama insanlık kötülüğü kanıksamanın ötesine geçti çoktan. Kötülüğün gösterilerek yapıldığı ve bunun anbean izlendiği bir düzen bu.
Peki kötülüğe alışmayanlar, alışmak istemeyenler? Onlar edebiyatın en yalnız karakterlerinden Görünmez Adam’ı hatırlatıyor. Ne büyük acı ve ne büyük onur, görünürlük çağında görünmez olmak. H. G. Wells’in 1876’da yazdığı romanın başkarakteri bilim insanı Griffin, düzenin gözünde öteki ilan edilen çoğu kişinin temsili adeta. O da tüm ötekiler gibi müphem bir çizgi üzerinde yürüyor. Bize iyinin ne demek olduğunu sorgulatıyor ve bizi çelişkilerle baş başa bırakıyor.
