Kadın olmak her çağda zor. İlkçağı, ortası, başı, sonu fark etmiyor. Zorluğun çoğu da kadınların başına gelenden değil, onların nasıl anlatıldığından kaynaklanıyor.
İki, üç bin yıl geçse de insanoğlunun hikâyelerinin kaynağı hep aynı: aşk, kıskançlık, dostluk, düşmanlık… Bunu mitolojiden, insanlık tarihinin en eski anlatılarından biliyoruz. Bir şey daha biliyoruz onlardan. Bu hikâyelerin kadınları da hep aynı: Ya ezen ya ezilen. Akıllıca davranan değil, manipüle eden. Karar veren değil, kandıran. Ama illaki varlığı bir erkeğin varlığıyla şekillenen bir kadın. Havva olup bütün insanlığın annesi olarak sunulsanız da böyle, Zeus’un çocuklarından bir tanrıça olsanız da…
Yazar ve felsefeci Asuman Kafaoğlu-Büke, Antikçağda Kadın Olmak kitabında tam da bunun peşine düşüyor. Heykellerin, resimlerin, şiirlerin arasında Havva’nın, Medea’nın, Penelope’nin izini sürüyor. Ama alışılagelen bakış açısını tersyüz ederek, “Bir de şurasından mı tutsak acaba meselenin?” diyerek, onları aklamaya değil anlamaya çalışarak ve önyargılardan arındırarak…
Ariadne’nin öyküsü
Kitapta hikâyesine yer verilen antikçağ kadınlarından bir tanesiyle, heykellerde, resimlerde genellikle uyurken betimlenen Ariadne’yle devam edelim. Ariadne’nin öyküsü, Atina’nın başındaki bir bela nedeniyle başlar. Girit kralı Minos, her yedi yılda bir Atina’dan yedi kız ve yedi erkek çocuk istemektedir. Bu çocuklar yarı-insan, yarı-boğa olan Minotaur’a kurban edilir.