“O, Donald Trump’ın kendisine denk gibi konuştuğunu gördüğüm tek kişi. Trump’ın en yakın arkadaşı.”
Bu, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack için yapılmış bir tarif. Tarifi yapansa ABD’nin kıdemli ve medyatik siyasetçisi Roger Stone.
ABD Başkanı Trump’ın bugün en favori büyükelçilerinden biri olduğu düşünülen Barrack ile ilişkisi, 1980’lerin sonunda Trump’ın iş insanı, Barrack’ın ise rakip firmanın avukatı olduğu dönemde başlamıştı.
2016 yılına gelindiğinde ise Trump’ın Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığının açıklandığı etkinlikte, ondan hemen önce sahneye çıkan isim Barrack’tı:
“Burada olmamın nedeni, Donald Trump’ın 40 yıldır en yakın arkadaşlarımdan biri olmasıdır” diyerek aralarındaki ilişkiyi tanımlıyordu.
Barrack, Trump’ın yemin töreni komitesinin başkanlığını da üstlenerek böyle bir seçim için epey yüksek bir miktar olan 107 milyon dolarlık bağış toplamıştı.
Hollywood filminin sahneleri gibi duran bu anların öncesindeki hikayedeyse, Barrack’ın Körfez ülkeleri zenginleri ve yöneticileriyle siyasi boyutu da olan ilişki ağları var, bir de milyarderler listelerine girişi…
Osmanlı bakiyeli bir ABD rüyası
“Barış ve refah dolu bu diyarların DNA'sını paylaşmaktan dolayı büyük memnuniyet duyduğumu paylaşmak istiyorum.”
Thomas Joseph Barrack’ın 5 Mayıs 2025’te Ankara’da göreve başladığında yaptığı bu konuşmada bahsettiği DNA, Lübnan’dan geliyor.
Büyükbabası Joseph Barrack, 19. yüzyıl sonlarına doğru, o dönemde Osmanlı toprağı olan Lübnan’daki Zahle’den ABD’ye göç etmiş bir Hristiyandı.
Barrack babasının da “Lübnan kökenli bir bakkal” olduğunu konuşmalarında vurguluyor ve kendisini Amerikan rüyasının canlı bir örneği olarak sunuyor.
Körfez yöneticileriyle samimi ilişkiler
28 Nisan 1947’de Los Angeles’ta dünyaya gelen Büyükelçi, 1969'da Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde sosyoloji öğrenimini tamamladı. Sonra da yönünü hukuk eğitimine çevirdi. 1972’de San Diego Üniversitesi’nden hukuk doktorasını aldı.
İlk işi, ABD’nin 37. Başkanı Richard Nixon'ın da kişisel avukatı olan Herbert W. Kalmbach'ın hukuk bürosundaydı.
Ama asıl kariyerini 1970’li yıllarda Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaretler ve kurduğu ilişkiler ağıyla inşa etmeye başladı.
Barrack, demeçlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Suud Kraliyet ailesi bireyleriyle filizlenen ve özel hayatlara da yakından tanıklığı içeren bu ilişkilerini “squash arkadaşlığı” olarak betimliyor. Aradığı yüksek seviyedeki network fırsatını da bu şekilde kazandı. O şansı “Ofisimdeki bir yöneticinin isteğiyle yerel bir Suudi ile squash oynamaya başladım. Kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Meğer bu adam kralın oğullarından biriymiş. Yani ilk fırsatı yakalamamın sebebi, bin mil çapındaki alanda squash oynayabilen tek kişi olmamdı,” sözleriyle anlattı. O yıllarda edindiği bu arkadaşlıkların, 2020’li yıllarda ABD dış politikasının şekillenmesinde etkili olduğu da rahatlıkla söylenebilir.
Körfez’in tesirli ve yetkili kişilerinin, kurumlarının kapısını açan anahtarlardan biri de evde öğrendiği Arapçası. Bununla ilgili anılarını anlatmayı da seviyor. Bu anılardan biri de, bir otobüste sohbet ettiği yaşlı bir Bedevi’nin Suudi petrol devi Aramco’nun üst düzey yöneticisi olduğunun ortaya çıkması.
Trump ile bol sıfırlı tanışma
Barrack, 1980’lerde Texas’lı milyarder Robert Bass’ın gayrimenkul şirketinde çalışırken Trump’la tanıştı. Patronuyla Trump arasındaki ticarete aracılık etti.
1988'deki dostluklarının fitilini ateşleyen görüşme Hollywood filmlerine yakışır bir sahneyle başladı. Trump o dönem açık arttırmaya çıkacağını duyduğu New York’taki Plaza Hotel’in alımını başka bir aracı aşama olmadan, direkt neticelendirmek istiyordu. Otelin sahibinin temsilcisi olan Tom Barrack’ı aradı, ofisine davet etti. Yarım saat içinde anlaşma tamamlandı, Trump otel için 410 milyon dolar ödemeyi kabul etti. O buluşmada Trump 42, Barrack 41 yaşındaydı.
Bu bol sıfırlı rakamlarla başlayan ilişki zor anlarda birbirlerine yardım eli uzatmaya da döndü. 1994’te Trump mali olarak zora düştüğünde, Barrack borç verenler arasındaydı. 2010’da, bu kez Trump’ın damadı Jared Kushner’i iflastan kurtarmak için borç yükümlülüklerini azaltmayı kabul eden bir grup kreditör arasında Barrack da vardı.
Aslında zor durumdaki büyük yatırımları kurtarmak Barrack’ın işiydi ve parayı da buradan kazanıyordu. 1990’da ortaklarıyla kurduğu Colony Capital Girişimi salt bir yatırım fonu değil, "sıkıntıdaki güçlü kişileri kurtarma" modelinin altyapısıydı. Michael Jackson'ı Neverland Ranch'ini satın alarak temerrütten kurtardı ve Vogue fotoğrafçısı Annie Leibovitz'e 24 milyon dolarlık kredi verdi. 2010'ların başında Ortadoğu'da 200 milyon dolarlık bir portföy edindi.
Körfez hattında kurulan yeni denklem
Barrack, Körfez ülkelerinin önemli isimleriyle kurduğu ilişkilerden Trump’ın da faydalanmasında merkezi bir rol üstlendi.
Trump, ilk kez başkanlığa aday olduğu 2016’daki seçim kampanyasında anti-Müslüman ifadeler kullanıyordu. Bu durum Körfez ülkelerinde rahatsızlık yaratmıştı. Hatırlı dostları Barrack üzerinden Trump’a serzenişlerini iletiyorlardı.
Bu serzenişler kısa sürede karşılığını buldu. Trump’ın İslamofobik ifadeleri törpülendi. Bununla eş zamanlı olarak Körfez’deki siyasi ve ekonomik fırsatlar da ikna edici unsurlar olarak masaya geldi.
Trump’ın damadı Jared Kushner, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Washington’daki Büyükelçisi El-Uteybe ve yavaş yavaş ön plana çıkıp adından söz ettirmeye başlayan Suudi Veliaht Prens Selman arasında bir ağ kuruldu.
Trump seçilmesi sonrasında ilk ziyaretini Körfez ülkelerine yaptı, ilişkiler serpildi. Suudi Arabistan ile 110 milyar dolar değerindeki silah satışını içeren mutabakat zabıtları imzalandı. İçeriğinde füze savunma sistemleri, tanklar, savaş gemilerinin bulunduğu bu geniş kapsamlı anlaşmalar dizisi yeni bir dönemin işaretlerini de veriyordu.
O dönemlerde basına yansıyan bazı maillerde Barrack- El-Uteybe ilişkisinin ABD yasalarını zorlayan kısımları da işlenmeye başladı.
Temmuz 2021’de, BAE’nin kayıt dışı temsilcisi olarak faaliyet göstermek ve FBI’ya yalan beyanda bulunmak suçlamalarıyla Barrack hakkında iddianame düzenlendi. Epey yüksek sayılabilecek -250 milyon dolar- bir kefaletle hapse girmekten kurtuldu. 4 Kasım 2022’de, yedi haftalık bir duruşmanın ardından, jüri tarafından tüm suçlamalardan beraat ettirildi.
Spot ışıklarının üzerine daha kuvvetli çevrildiği ikinci konu ise Jeffrey Epstein dosyasıyla ilişkiliydi. Dosyada adı geçen isimler arasında Barrack da vardı. Epstein ile tanışıklıkları 1990’lı yıllara dayanıyordu. 2016 yılına dair karşılıklı mail alışverişleri vardı. Ancak bu ilişki dava konusu olmadı.
Trump modeli dış politika düzeni
Trump, 2020 seçimlerini kazanamadı ama 2024’te yeniden aday oldu ve bu sefer başardı. Onun ikinci döneminde diplomatik teamüllerin aşındığı, dış politika ekollerinin berhava olduğu, karar alma piramidinin yeniden dizayn edildiği, kurumların geleneklerinin yıkıldığı süreç hızlandı.
Trump’ın yeni döneminde ülkelerle kurumlar arası ilişkiler değil, liderler arasında pragmatist çabuk karar verilen ikili ilişkiler ön plana çıktı.Trump kritik görevlere iş insanı yakınlarını (damadı Jared Kushner) ya da dostlarını (Steve Wiitzkoff) atamaktan da çekinmedi.
Vanity Fair dergisinin bu farklı yelpazedeki portreleri tanımlarken Barrack için kullandığı ifade, “Uzun süreli Trump müttefiki” (Longtime Trump ally) idi.
Kendisine ilk Trump döneminde Hazine Bakanlığı ya da Meksika Büyükelçiliği teklif edildiği ancak onun Ortadoğu odaklı bir teklif için bu fırsatları reddettiği Politico’daki bir makalede iddia edilmişti. Barrack sonunda amacına ulaştı; Mayıs 2025’te ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olarak görevine başladıktan bir süre sonra Suriye Özel Temsilciliğini de üstlendi.
Barrack, şimdiki görevini işte bu kadar çok istese de fiziki olarak yolu Ankara’ya en az düşen büyükelçi oldu. Türkiye’de olduğu zamanlarda da İstanbul’da çalışmayı ve yaşamayı tercih etti. Ankara’daki çoğu diplomat onunla tanışma fırsatı bulamadı. Hemen hemen hiçbir diplomatik etkinliğe katılmadı. Son olarak 9 Eylül’deki ABD’nin bağımsızlık günü resepsiyonunda mesafeli tutumunu sürdürdü. Büyükelçi, konuşmasını yaparak kısa bir selamlaşmanın ardından kendisine eşlik eden Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve “eski dostum” diye tanımladığı ABD’li Kongre üyesi Darrell Issa ile birlikte konutuna geri girdi.
Verdiği kısıtlı sayıdaki röportajları ya da beyanatları dahi farklı şehirlerde (İstanbul, İzmir, Antalya) gerçekleştirdi. Kendisiyle uzun sohbetlere katılanlar konuşma esnasında muhatabının gözlerinin içine bakarak konuşmayı sevdiğini söylüyor. Bir başka alameti farikası ise kağıttan metin okumaması, hemen tüm söyleşi ya da beyanlarında (kimisi oldukça tartışma yaratan) kendisini şifahen herhangi bir metne bağlı kalmadan ifade etmesi..
Bu durum zaman zaman kontrol dışıymış gibi gözüken açıklamalara kapı aralayabiliyor, diplomatik çerçevenin dışına çıkan polemikler doğabiliyor. Örneğin, Lübnan’da gazetecilerden sessiz olmalarını isterken kullandığı “hayvani” ifadesi tepki çekmişti.
Bunlardan en unutulmaz olanlarından biri de, Doha Forumu’nda yaptığı benzetmeydi. Konuşmasında Körfez ülkelerindeki istikrarı övmüş, demokrasinin entegre edilmeye çalışıldığı ülkelerdeki deneyimleri olumsuz kümede değerlendirmişti. Konuşmasında “Libya’da, Irak’ta ya da sömürge yönetimi kurmaya çalıştığımız diğer yerlerdeki her müdahale girişimimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Sonunda bir çıkmaza giriyoruz. (Ortadoğu’yu kastederek) Bölgedeki hiçbir yerde demokrasi göremiyorum. İsrail bir demokrasi olduğunu iddia edebilir ancak bu bölgede, hoşunuza gitsin ya da gitmesin, en iyi sonuç veren şey aslında yüce gönüllü bir monarşidir.” demesi tepki çekti. Yaklaşımını gösteren bir başka cümlesi de “Dünya ile olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi ilgilenmek zorundayız,” oldu.
Neden İsrail’in hedefinde?
Wall Street Journal’da 21 Nisan 2026’da çıkan editoryal yazının başlığı “Tom Barrack’ın kendi Ortadoğu politikası var” idi. Yazıda, “Amerikan büyükelçilerinin, görev yaptıkları ülkelerde ABD politikasını savunmaları gerekir; ev sahibi ülkeleri ABD politikasına karşı korumaları değil,” deniyordu.
Barrack’ın Türkiye’nin çıkarlarını ABD politikasına karşı ne kadar koruduğu tartışılır ancak bir süreden beri İsrail’de bazı çevrelerin hedefinde olduğu söylenebilir.
İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’de Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurması, Barrack’ın eleştiri konusu oldu. İsrail’in Türkiye’ye önceden haber vermesi gerektiğini söyledi. Belki de İsrail’in Türkiye’yi test ettiğini ifade etti. Hatta saldırının İsrail’de yaklaşan genel seçimlerde olumlu karşılık bulmak için yapılmış olabileceğini de ifade etti.
Washington-Ankara hattına getirdiği bu geleneksel olmayan anlayış, İsrail hükümeti yanlılarının yanı sıra bazı Cumhuriyetçi elitlerin de tepkisini çekti. Göreve geldiği günden bu yana Dışişleri Bakanlığı temsilcisi olarak değil, “Beyaz Saray’dan gelen özel elçi” olarak atanmasının altı çizildi. Şüphesiz “Suriye Özel Temsilcisi” resmî unvanına sahip olması da bu ayrıcalıklı konumunu pekiştirdi.
Barrack’ın farkı ne?
Barrack’ı farklı kılan unsur, siyasete şekil verme kapasitesini kullanmaktan çekinmemesi. Konuştuğumuz kaynaklar, kendisinin Trump’ın Ortadoğu politikasının yalnızca icracısı değil, belli ölçülerde yapıcısı olduğunu da belirtiyor. Anahtar kelime, Trump’ı nasıl ikna edebileceğini bilmesi. Üst düzey bir Türk yetkili “Türkiye hükümetinin lehine olan tüm ABD kararlarında imzası var,” diyor.
Suriye’de SDG’nin Şam Yönetimi’yle entegrasyon sürecinde çatışmaların alevlenmemesi bu duruma bir örnek gösterilebilir.
ABD’nin 2010’lu yıllarda DEAŞ ile mücadelesinde SDG - Suriyeli Kürtler merkezi bir pozisyondaydı. ABD’nin sahadaki asker botları rolünü üstlenmişlerdi. Ancak DEAŞ dağılınca, Suriye’de rejim değişikliği olunca ve güçlü bir Suriye hükümeti ABD’nin çıkarlarıyla daha çok örtüşünce, bu taktik de değişti. SDG, ABD’nin gözündeki önemini yitirdi. Bu aks değişimi Barrack döneminde yaşandı.
ABD, SDG’yi merkeze aldığı dönemde sınır ötesi faaliyet gösteren silahlı devlet dışı aktörlere güveniyordu. Barrack ise boru hatları ve ekonomiyi önceleyen projelere öncelik veriyor ve bu tip projelerin sınırları aşabilmesi için devleti güçlendiriyor.
Suriye ve aslında doğrudan görev alanı olmasa da Lübnan’da yaptıkları Trump’ın hoşuna gitmiş olacak ki 31 Mayıs 2026 tarihinde Irak Özel Temsilcisi de oldu.
ABD, kaynaklarını başka yönlere kaydırmak için bölgede göreceli bir istikrara ihtiyaç duyuyor. Bu, Türkiye’nin de çıkarlarıyla örtüşen bir durum. Barrack ve Ankara bu konuda hemfikir. Oysa İsrail, Suriye’nin yeniden güçlenmesini istemiyor, İran’a saldırabilmek için hava sahasının da sürekli açık olmasını istiyor.

İsrail kamuoyunda Barrack hakkında eleştiri yazılarının çıkması, Türkiye yanlısı siyaset izlemekle suçlanması bu yüzden. Son günlerde verdiği söyleşilerde uzun uzun tansiyonun düşmesi için atılması gereken adımları anlatıyor. Burada Türkiye’nin pozisyonu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahadaki stratejisinden duyduğu memnuniyeti de dile getiriyor ama İsrail ve Türkiye’nin yeniden yakınlaşmasını arzu ettiğini de gizlemiyor.
2016 tarihli o makalede neler yazıyordu?
Son dönemin aktif bölgesel aktörlerinden biri olan Barrack bugünlerde izlenen ABD’nin Suriye politikasının ipuçlarını 2016’da Barack Obama hâlâ ABD Başkanıyken Fortune Dergisi’nde yayımladığı bir makalesinde vermişti. Bugünden bakınca makalede ilginç satırbaşları dikkat çekiyor.
Öncelikle Suriye’de merkezi yönetimle çalışılması gerektiği yaklaşımını ortaya koyuyor. O dönemdeki muhatap Esad rejimi olduğu için eğilim ona yönelik olsa da temel prensip merkezi sistemle koordinasyon.
Suriye’de rejim, ABD’de de başkan değiştikten ve Suriye Devlet Başkanı Ahmet Şara olduktan sonra Şam’da güçlü merkezi hükümet görüşü, Trump’ın yönettiği ABD hükümeti tarafından da benimsendi.
Barack’ın o makalede sözünü ettiği başka bir görüş de, Şam merkezi hükümetiyle ABD’nin iyi ilişkilerinin Rusya’nın Suriye’deki hakimiyetini kıracağı yönündeydi. Barrack o makalede Körfez başta olmak üzere Arap ülkelerindeki genç liderlerin desteklenmesi gerektiğine dikkat çekiyordu:
“Çatışmalar tüm şiddetiyle sürerken, ABD, Ortadoğu’yu radikal İslamcı terörizmin üreme alanı haline getiren yoksulluğu ve umutsuzluğu durdurmak için kararlı diplomatik adımlar atabilir. Amerika, temel amacı halkının günlük yaşamını iyileştirmek olan yeni nesil Arap liderlerle ittifaklar kurmalıdır. Arap dünyasının en büyük umudu, hükümette yeni bir neslin yükselişidir. BAE, Katar ve Suudi Arabistan’da, parlak genç liderler, yeni bir Ortadoğu’yu etkili bir şekilde şekillendirmek için ileriye dönük politikalar oluşturmaktadır. Amerikan dış politikası, bu cesur vizyonerleri Doğu’dan ziyade Batı’ya yönelmeleri için ikna etmelidir. Bu çaba, yalnızca onların liderlik ettiği ülkelere fayda sağlamakla kalmayacaktır. Bu, Amerika’nın çıkarlarını korumak için en etkili stratejidir.”
Barrack’ın röportajlarında millet kavramına verdiği anlam ve Arap dünyasındaki kabileciliğin önemine değinmesi de son dönemlerde tepki çekiyor ama bu fikrinin ipuçları da 2016’daki makalesinde dikkat çekiyor.
Dikkat çekici başka bir yaklaşımı da Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim tarzının Barrack için ideal düzene yakın bir çerçeve olması:
“Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu, İslam içindeki tarihsel kökenli mezhepsel bölünmeleri etkisiz hale getirmişti. I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte, Avrupalı sömürgeciler birbiriyle rekabet halindeki Batılı çıkarları tatmin edecek farklı ulus devletler yarattılar. Yasal sınırlarla tanımlanmış toprakları işgal eden bu yeni kurulan uluslar, Arap tarihini ve kabile geleneklerini göz ardı etmiştir. Coğrafya, dil, kendi kaderini tayin hakkı veya siyasi ideallerle birbirine bağlanmış ayrı uluslara dair modern Batı kavramları, Arap dünyasında pek geçerli olmamıştır. Araplar için kabile ve din, dayatılan siyasi yapının, özellikle de Batı’dan ithal edilen ulus devlet kavramının her zaman üstündedir.”
Barrack, yaklaşık 15 ay önce, Mart 2025’te Türkiye ve bölge kamuoyunda ismi bilinmeyen bir iş insanı olarak atalarının coğrafyasına adım attı. Bugünden baktığımızda on yıllara dayanan bölge okuması ve iş hayatı tecrübesinin geniş yetkili Barrack’ın yaklaşımlarının altyapısını ilmek ilmek ördüğü görülüyor.
Epey sancılı ve hareketli geçen bölgesel siyasi gelişmelerle karşı karşıya kalan Tom Barrack’ın tutumuyla bölgenin gelişmelerinin birlikte nasıl örüleceğiniyse zaman gösterecek.

