“1997 yılı olması lazım. Muhabirler olarak sürekli takımla iç içeydik. Beşiktaş’ın o zamanki Fulya tesislerinde takım sahaya çıkıyor antrenman için. Ama o da ne! Sergen ortada yok. Teknik direktör Rasim Kara kamp binasına girince bir de ne görsün? Sergen televizyonda at yarışı izliyor. ‘Hadi idman başlıyor, gelsene’ dediğinde. ‘Hocam, siz başlayın. Şu ayak bitsin, ben de geliyorum’ yanıtını veriyor.”
Yılların Beşiktaş muhabiri ve spor yazarı Kartal Yiğit’in aktardığı bu anı Sergen Yalçın’ın kariyerinin ve hayatının özeti âdeta. Her daim futbolun içinde ama kafası biraz başka yerde. Her yerde el üstünde tutulan ama aynı zamanda otoriteyle ve disiplinle başı hep biraz dertte. Tam bir başına buyruk…
Genç bir futbolcu olarak çıkış yaptığı dönemi ben de hatırlıyorum elbette. Dönemin efsane Beşiktaş kadrosunun, Metin-Ali-Feyyaz kuşağının tam da ortasında bulmuştu kendisini. 18 yaşında A takımdaydı. Katkı da veriyordu, kritik maçlarda sorumluluk alıp goller de atıyordu.
O dönemki abilerini görünce Sergen’in de onlar gibi olacağını düşünmüştük. Halbuki o bambaşkaymış. Ama onu bambaşka yapan sadece sahadaki becerileri değil, saha kenarında ve saha dışındaki tavrı, şakacılığı ve disiplinsizliğiydi.
İşine odaklanmaktan ziyade yan uğraşlara sapardı hep. Zaman zaman anlatılan o hikâye vardır ya… Daha genç yaşta at yarışlarına merakı duyulmuştu. Sergen A takıma çıkınca onu önce libero Gökhan Keskin’e emanet ettiler biraz denetlesin diye… Bir hafta sonra Gökhan ve Metin Tekin’le beraber altılı ganyan kuponu doldurmaya başladılar. Yani ne yapıp eder çevresindekileri de yörüngesine çekmeyi bilirdi.
Televole kültürünün göbeğinde
Sergen’in sorunu tam da yıldızlaştığı dönemde Televole kültürüne toslamasıyla oldu. Futbolcuların saha dışı hayatları birden milyonların önüne serildi. 1990’lara kadar bu konular gazete sayfalarında işlenirdi. Sonuçta bu haberlerin erişimi sınırlıydı. Özel televizyonların hızla yaygınlaşmasıyla tablo değişti.
1995'ten sonra en başta Televole olmak üzere futbol magazin programları prime time'da çok büyük kitleler tarafından izlenmeye başlandı. Birden İstanbul’un üç büyük takımının ünlü futbolcuları kâh fıkra anlatırken kâh defileleri izlerken kâh barda eğlenirken kameraların önünde görünür oldu. Futbol ve paparazzi dünyası iç içe geçti.
Sergen Yalçın da bu tip programlar için en ideal tiplemeydi. Beşiktaş gibi büyük bir takımda oynuyordu, yıldız bir futbolcuydu, bekârdı ve futbol sahası dışındaki yaşamını kameralara açmakta sakınca görmüyordu. Kısa sürede Televole kültürünün tam göbeğindeki isimlerden biri oldu.
Arşivlere göz atınca o dönemi bir kez daha hatırladım: Onu bilardo oynarken, havuzda kız arkadaşıyla eğlenirken, Hülya Avşar'la sohbet ederken, Mehmet Ali Erbil’le şakalaşırken yeniden izledim. Bence bu Televole kültürü Sergen’e dair “yetenekli ama tembel” intibaını güçlendirdi. İdmandan çok bu programlara vakit harcıyormuş izlenimi yarattı.
