❗
Wild Horse Nine’a dair bu yazı, filmi henüz izlememiş olanlar için sürpriz kaçırıcı unsurlar içerebilir. 

11 Eylül 1973. Tarihte ilk defa seçimlerle iktidara gelen Marksist devlet başkanı Salvador Allende’nin, General Pinochet’nin CIA destekli darbesiyle devrildiği gün. 

İlerleyen günlerde Şili’nin ilerici sanatçıları, öğrencileri, aydınları ve bilim insanlarından oluşan beş bin kişi tutuklanıp Santiago Stadyumu’nda tutsak edilmişti. İşkenceler ve idamlarla bir toplumun hafızası burada silinmişti. 

Sonrasıysa on yedi yıl süren bir darbe dönemi ve Şili demokrasisinin dışarıdan müdahalelerle nasıl yok edildiğinin acı hikâyesiydi.

İrlandalı yazar ve yönetmen Martin McDonagh, yeni filmi Vahşi At Dokuz (Wild Horse Nine) ile seyircileri o kanlı günlerden kısa bir süre öncesine götürüyor. 

Darbe sürecinde Şili’de görevlendirilmiş iki CIA ajanının Paskalya Adası’ndaki küçük ama aksiyonlu macerasını izlediğimiz film, dostluğun yüklediği sorumlulukları, ölümün kaçınılmazlığını ve insanın anlam krizini şiirsel bir mizahla perdeye yansıtıyor.

Ölmeden evvel son bir tatil

Filmin ana karakterleri Chris (John Malkovich) ve Lee (Sam Rockwell) uzun zamandır CIA bünyesinde çalışan iki deneyimli ajan. 

Birlikte sayısız operasyona katılmış, farklı ülkelerde hükümetlerin devrilmesinde rol almış, eli kanlı bu iki karakterin yeni görevi, Şili’de Allende yönetimine karşı hazırlanan darbe operasyonlarını yürütmek. 

Filmin hikâyesi de bu olaylar başlamadan hemen önce, Chris ve Lee’nin Paskalya Adası’nda geçirdiği kısa bir tatilin etrafında şekilleniyor. Bu açıdan baktığınızda Wild Horse Nine, politik bir gerilim ya da bir aksiyon filmi gibi algılanabilir. Fakat Chris’in yakalandığı ölümcül kanser hastalığı ve giderek belirginleşen hafıza kaybı problemi, iki ajanın hikâyesini ve filmin atmosferini bambaşka bir yöne kırıyor.