Yönetmen Tunç Başaran’la yıllar önce yaptığım bir söyleşide edebiyat uyarlamalarına ilgisini sormuştum. Başaran da bana “Edebiyatçılar zaten bir dünya kuruyor. Her pazar çıkarım, sahafları, kitapçıları dolaşırım, kitap alırım. Sonra okurum. Benim dünyama uyanları filme çekmeye çalışırım. Yönetmenlik yorumdur; kurulmuş bir dünyayı yorumlamak daha rasyonel geliyor bana” demişti. Birçok sinemacının Başaran gibi düşündüğünü tahmin ediyorum. Yoksa sinemanın yaklaşık yüzde 60'ının edebiyat uyarlaması olması nasıl açıklanabilir ki?
Bütün bunları yeniden düşündüren, şu sıralar Netflix’te yayınlanan Cennetin Doğusu dizisi oldu. John Steinbeck’in 1952 tarihli romanından yola çıkılarak uyarlanan yedi bölümlük dizinin senaristi Zoe Kazan; romanı 1955'te James Dean’li filmiyle beyazperdeye taşıyan Elia Kazan’ın torunu. Yani aynı roman, aynı aileden iki kuşağın elinde yeniden yorumlanıyor.
Sinemacılar bazen Odysseia’da olduğu gibi aynı esere dönüp dönüp yeni bir yorum getirir. Bu onların eserle imtihanıdır aslında. Bazen de öyle eserler bulurlar ki uyarlama, yazarının keşfedilmesini, geniş kitlelerle buluşmasını sağlar. Bu yazı, o ikinci türün peşinde.
Bir uyarlamayla sinemanın orta yerine yerleşti
Bir yazar düşünün: Hayatı boyunca 40'ı aşkın roman ve 100'ü aşkın öykü yazmış. Fakat kitapları çoğunlukla ucuz cep baskısı olarak yayımlanmış. Bilimkurguya meraklı okur dışında tanınmamış. Ciddi geçim sıkıntısı çekmiş ve 53 yaşında ölmüş. Ölümüne yakın bir yönetmen onun Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı romanını sinemaya uyarlamış ama yazar filmi görememiş. Film bilimkurgu sinemasında çığır açmış ve kült haline gelmiş. Bu filmle yazar sinema çevreleri tarafından tanınmış ve eserleri sürekli filme uyarlanmış. Yazarımızın adı Philip K. Dick. Onu tanıtan film ise Ridley Scott’ın Blade Runner’ı. Sonraları Gerçeğe Çağrı’dan Azınlık Raporu’na, Karanlığı Taramak’tan Yüksek Şatodaki Adam dizisine onlarca yapım onun eserlerinden uyarlandı. İşte uyarlamanın gücü...

Hitchcock’un kurnazlığıyla gelen tanınırlık
Alfred Hitchcock’un Patricia Highsmith’e bir iyiliği bir de kötülüğü oldu desek inanır mısınız? Yıl 1950, Highsmith henüz 29 yaşında ve Trendeki Yabancılar yayımlanmış. Pek tanınmayan genç bir yazarın romanı bu. Sonra sahneye Alfred Hitchcock çıkıyor. Romanın haklarını adını gizleyerek, üç kuruş paraya satın alıyor. Film büyük ses getirse de Highsmith’in bu uyarlamadan maddi bir kazancı olamıyor. Yine de bu uyarlama Highsmith’in tanınmasını sağlıyor. Ve sonra yazdığı Yetenekli Bay Ripley defalarca beyazperdeye taşınıyor. Ripley’i de kimler kimler oynamadı; Alain Delon’dan Dennis Hopper’a, Matt Damon’dan John Malkovich’e, Andrew Scott’a kadar. Ve Trendeki Yabancılar bugün hâlâ Tomris Uyar çevirisiyle okunuyor.

Yazarının nefret ettiği uyarlama
Sinemacılarla edebiyatçılar arasındaki sevgi nefret ilişkisine bir örnek de P. L. Travers’ın yaşadıkları. Avustralya doğumlu Travers’ın 1934'te yayımlanan Mary Poppins’i İngiltere’de sevilen bir çocuk kitabıydı. Walt Disney, kızları bu kitaba bayıldığı için yaklaşık 20 yıl kitabın haklarının peşinde koştu. Travers sonunda razı oldu. 1964'te çekilen film beş Oscar kazandı, Mary Poppins dünyanın en tanınan dadısı oldu. Ama Travers filmden nefret etti. Çünkü onun sert, mesafeli dadısı şarkı söyleyen sevimli bir kadına dönüşmüştü. Disney’e bir daha izin vermedi. Ne var ki dünya artık onun dadısını değil, Disney’inkini tanıyordu. İşin ironik yanı ne biliyor musunuz? Disney 2013'te bu kavgayı da Mr. Banks adıyla filme uyarladı. Travers’ı Emma Thompson oynadı.

Baba gibi uyarlama
Mario Puzo... Adı geçince hemen Baba filminin akla gelmesi şimdilerde olağan bir durum. Tamam bu kitap ilk çıktığında ABD’de çok sükse yapmış, 67 hafta New York Times’ın listesinde kalmıştı. Ama Puzo sonraları Harold Robbins, Irving Wallace gibi unutulup gidebilirdi. Coppola’nın filmi onu bu kaderden kurtardı. Film sinema tarihinin akışını değiştiren başyapıtlardan biri haline gelecek kadar büyük başarı elde etti. Bu kez de Puzo, Baba’nın o ihtişamının gölgesinde kalma kaderini yaşamak zorunda kaldı. Ama ne gam bugün onu hatırlıyorsak biraz da bu uyarlama sayesinde...

Yazarını gölgeden çıkaran uyarlama
Cormac McCarthy, ABD’de bilinen bir yazardı ama İhtiyarlara Yer Yok kitabının sinema uyarlaması sayesinde dünya tanıdı onu. Filmin Oscar alması bu tanınırlığı daha da artırdı. Gölgede kalmayı seven bir yazar, bir uyarlamayla artık herkesin merakla okumak istediği bir keşif haline geldi. İthaki Yayınları’ndan yazın çıkan yazarın başyapıtı Kan Meridyeni’nin 41 yıl sonra Türkçeye çevrilirken hâlâ İhtiyarlara Yer Yok’un yazarı olarak akla gelmesi de bu uyarlamanın onu ne kadar tanıttığının bir göstergesi.

Filmin etkisiyle dil sınırlarını aştı
Bazen bir uyarlama, yazarının kendi dilinin sınırlarını aşmasını da sağlar. Laura Esquivel’in hikâyesi böyle. 1989'da yayımlanan ilk romanı Acı Çikolata Meksika’da ve Latin Amerika’da çok sevilse de İspanyolca konuşulan dünyanın dışında pek bilinmiyordu. 1992'de o dönem yazarın eşi olan Alfonso Arau romanı sinemaya uyarladı, senaryoyu da Esquivel yazdı. Film ABD’de o güne kadar en çok izlenen yabancı dilli filmlerden biri oldu. Roman da onlarca dile çevrildi, milyonlarca sattı. Esquivel sonra başka romanlar da yazdı ama hiçbiri Acı Çikolata’nın yerini tutmadı. Yıllar sonra Acı Çikolata, bir dizi uyarlaması olarak dijital platformlarda yine karşımıza çıktı.

Adını bilmeyen varsa maymunlarını bilir
Fransız mühendis Pierre Boulle’un İkinci Dünya Savaşı deneyimlerinden doğan Kwai Köprüsü 1952'de yayımlandı. Fransa’da ödül aldı. Ama yazarın dünyaca tanınmasına aynı romanın David Lean’in 1957'deki uyarlaması neden oldu. Film yedi dalda Oscar kazandı ve Boulle tüm dünyada bilinen bir yazar haline geldi. Boulle bu tanınırlıktan iyi yararlandı ve 1963'te Maymunlar Cehennemi’ni yazdı. 1968'de bu romanın film uyarlaması bir seriye dönüştü. Yıllar sonra seri yeniden uyarlandı. Bugün hâlâ Boulle’u tanımayanlar varsa onun maymunlarını biliyor artık.

Uyarlamanın şahikası: Raşomon etkisi
Japonya’da edebiyatın en saygın ödülü bugün onun adını taşıyor: Akutagawa Ödülü. Ama Ryūnosuke Akutagawa’nın adı, uzun yıllar Japonya’nın dışında pek bilinmiyordu. 1927'de, henüz 35 yaşındayken öldüğünde arkasında 150'yi aşkın öykü bırakmıştı. Aradan 23 yıl geçti. Akira Kurosawa onun “Çalılıkta” ve “Raşomon” adlı iki öyküsünü birleştirip Raşomon adıyla filme çekti. Film 1951'de Venedik’te Altın Aslan’ı kazandı ve Japon sinemasının dünyaya açılan kapısı oldu. O kapıdan Akutagawa da geçti. Bugün bir olayın farklı anlatılması Raşomon etkisi olarak biliniyorsa, bunda Kurosawa’nın yazarın öykülerinden çektiği filmin payı büyük.

O kuyu bir romandan çıktı
Ryūnosuke Akutagawa gibi bir Japon yazar olan Koji Suzuki’yi dünyanın gündemine taşıyan yine bir uyarlama var: Halka. Japon korkusunu dünyaya taşıyan bir kuyu var ya hani. İşte o kuyu Koji Suzuki’nin 1991'de yayımlanan Halka romanından çıkma. Kitap Japonya’da ilgiyle karşılansa da ulusal sınırı pek de aşamadı. 1998'de Hideo Nakata romanı aynı adla sinemaya uyarladı. Kuyudan çıkan uzun siyah saçlı Sadako, dünyanın en tanınan korku figürlerinden biri oldu. 2002'de Hollywood eliyle film yeniden çekilince Suzuki artık “Japonya’nın Stephen King’i” diye anılıyordu. Bugün Sadako’yu tanıyan herkes, farkında olmasa da bir romanın kahramanını tanıyor.

Dövüş Kulübü’nün tamirci yazarı
Chuck Palahniuk gündüzleri bir kamyon fabrikasında dizel motor tamircisi olarak çalışıyordu. Akşamları yazdığı Dövüş Kulübü 1996'da yayımlandı ama sınırlı sayıda okura ulaşabildi. Üç yıl sonra David Fincher romanı sinemaya uyarladı. Brad Pitt ve Edward Norton’lu film 90'ların en bilinen filmlerinden biri haline geldi. “Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı...” cümlesini bilmeyen kalmadı. Palahniuk da bu rüzgârı arkasına aldı. Görünmez Canavarlar, Gösteri Peygamberi, Tıkanma derken yeraltı edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri oldu.

Yeraltının güçlü kalemine sinemanın açtığı kapı
Yeraltı edebiyatı demişken, Irvine Welsh’in 1993'te yayımlanan ilk romanı Trainspotting, Edinburgh’un Leith semtindeki eroin bağımlısı gençleri İskoç şivesi ve sokak argosuyla anlatıyordu. Britanya’da kısa sürede kült oldu ama okuması zor bir kitaptı, Britanya dışında pek bilinmiyordu. 1996'da Danny Boyle romanı sinemaya uyarladı. Ewan McGregor’un “Hayatı seç” diye başlayan monoloğu, Iggy Pop’un Lust for Life’ı eşliğinde bir kuşağın marşına dönüştü. Welsh de bu ünle yazmayı sürdürdü. Pislik, Porno, Siyam İkizlerinin Seks Yaşamı, Düzgün Muamele derken 30 yılda 20'yi aşkın kitap yazdı. Bunlardan Porno Türkiye’de müstehcen bulunup toplatıldı; yayınevi ve çevirmeni yargılandı, kitap ancak uzun bir hukuk mücadelesinin ardından raflara geri dönebildi.
Hiç çekilmemiş en iyi uyarlama
Bu yazının bir de bonusu olsun: Hiç çekilmediği halde sinema tarihine geçen bir uyarlama. Yıl 1974. Şilili yönetmen Alejandro Jodorowsky, Frank Herbert’in Dune romanını sinemaya uyarlamak için kolları sıvar. Senaryo hazırdır, sahne sahne çizilmiş dev bir storyboard kitabı da. Kadroda kimler yoktur ki: Salvador Dali, Orson Welles, Mick Jagger, David Carradine, Udo Kier... Müzikleri Pink Floyd yapacaktır. Görsel ekipte Moebius, H.R. Giger, Chris Foss ve Dan O’Bannon vardır. Bu isimlerin bir kısmı birkaç yıl sonra Alien’ın, Star Wars’un mutfağında çalışacaktır. Lakin bütçede eksik kalan 5 milyon doları verecek bir yapımcı bulunamaz ve proje rafa kalkar. O günden beri Jodorowsky’nin Dune’u için “çekilmemiş en iyi film” denir. Çekilseydi bilimkurgu sinemasının seyrinin değişeceğini söyleyenler var. Şahsen bu iddiaya katılmamak elde değil.
