Rafların dört bir yandan yüksek tavanın en ucuna kadar ulaştığı muhteşem bir kütüphanedeyim, bir tür harikalar diyarı! Baktıkça insanın okuma ve öğrenme aşkını bileyen yaklaşık yirmi beş-otuz bin kitap var karşımda; Türkçe, İngilizce, Fransızca, Arapça, Osmanlıca ve daha birçok dilde… İrvin Cemil Schick’in kütüphanesi. Schick’i nasıl tanımlamak gerektiği konusunda insan zorlanıyor. Hat sanatı uzmanı ve hat koleksiyoncusu, tarihçi, sosyal bilimci, mühendis ve matematikçi, günümüzün sayılı kitap meraklılarından biri. Elektrik mühendisliği lisansı, kimya mühendisliği yüksek lisansı ve uygulamalı matematik doktorası Massachusetts Institute of Technology’den, tarih doktorası École des Hautes Études en Sciences Sociales’den. ABD’de Harvard, Boston ve Massachusetts üniversitelerinde, Massachusetts Institute of Technology’de; Türkiye’de Sabancı, İstanbul Şehir ve Boğaziçi üniversitelerinde dönem dönem dersler vermiş bir isim. Bedeni, Toplumu, Kâinâtı Yazmak: İslâm, Cinsiyet ve Kültür Üzerine; Çerkes Güzeli: Bir Şarkiyatçı İmgenin Serüveni; Batının Cinsel Kıyısı: Başkalıkçı Söylemde Cinsellik ve Mekânsallık gibi kitaplarının yanında, sosyal bilimler alanında, İslam sanatları, İslam dünyasında kadın, erotik edebiyat gibi konularda çok sayıda kitabın editörü, derleyeni, ortak yazarı, çevirmeni; bu gibi konularda Türkçe ve İngilizce sayısız makalesi var. İrvin’le Boston’daki evinde, kütüphanesinin tatlı sıcaklığı içinde, kitaplar ve kütüphaneler hakkında, ayıp kabul edilenler ama aslında ayıp olmayanlar hakkında konuştuk.

Sen de kitaplı bir eve doğan bir çocuksun değil mi, kitaplı bir eve doğmuş olmanın hayatı anlama/anlamlandırma ya da hayatla ilişki kurma şeklini değiştirdiğini düşünüyor musun?

Babamın hayli büyük bir kütüphanesi vardı, oturma odasının bir duvarını boydan boya kaplıyordu. Dostları arasında bu ebatta bir kütüphanesi olan pek az kişi vardı. Benim odama da erken yaşta bir kütüphane kondu, raflarının yavaş yavaş dolmasını seyretmek çok keyifliydi. Ama kütüphanem biraz da kendi kendime yetmek kaygısıyla bugünkü zenginliğine ulaştı. Benim üniversiteyle ilişkim inişli çıkışlı oldu, uzun yıllar şirketlerde çalıştım. Belki mezun olur olmaz hemen öğretim üyesi olsaydım, hele büyük bir üniversitede, kendi kütüphanemi kurmak ihtiyacı duymazdım. Örneğin Harvard’ın muhtelif kütüphanelerinde 20 milyondan fazla kitap var. Sadece Çin konusunda uzmanlaşmış olan Harvard’ın Yenching kütüphanesindeki kitapların sayısı 1,7 milyon civarında. Yani ne ararsan buluyorsun, bulamazsan da başka bir üniversiteden getirtiyorlar. Ama benim hayatımın seyri biraz gelişigüzel ve plansız oldu, gündüz şirket, gece okuyup yazma, böyle bir sistem gerektirdi. Ve tabii hayatımın, benliğimin, kimliğimin bir parçası oldu kütüphane. Babam için de böyleydi. Bir mülteci çocuğu olarak genç yaşta hayatını kazanmak zorunda kaldı, o nedenle de entelektüel gelişmesi ve çalışmaları hep ev merkezli oldu. Arabam yirmi senelik, ayağımdaki pantolonun da altı yedi senesi vardır. Benim için hayat kütüphanemdir büyük ölçüde.

Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu kitabında basılı kitabın mimariyi öldüreceğine dair meşhur bir bölüm vardır. Gutenberg’in matbaasıyla beraber artık mimari insanlığın kolektif ifade aracı olmaktan, birikiminin taşıyıcısı olmaktan çıkmış, bu iktidarı basılı kitaba kaptırmıştır. Gerçekten de matbaanın icadından bu yana kitap bu anlamda uzun bir saltanat sürdü. Kabaca son otuz yıldaysa dijitalleşmenin yükselişine, çok daha kısa bir süredir de yapay zekâ modellerinin müthiş bir hızla yayılışına tanık oluyoruz. Şimdi bir yandan senin bu muazzam kütüphanene bir yandan ekranda kendi kendine beliriveren yazılara bakıp tıpkı başdiyakoz Frollo’nun dediği gibi “Heyhat, heyhat, bu bunu öldürecek!” demeli miyim?

Vallahi ben fütürolog değilim, geleceğin kolay kolay öngörülemez olduğunu düşünüyorum. Bilgisayar ağları teknolojisini icad eden, henüz “İnternet” diye bir kelime yokken ARPANet’i kuran şirkette çalıştım yıllarca. İnternet’in ortaya çıkmasını adım adım takip ettim, karınca kararınca ben de o sürece katkıda bulundum. Peki, bugünkü İnternet’i hayal ediyor muyduk o zamanlar? Doğrusunu istersen, hayır, etmiyorduk. Bundan sonra da neler olacağını tahmin edemiyorum, etmeye çalışmıyorum bile. Ama bazı endişelerim var. Matbaa sayesinde bilgide bir adem-i merkeziyet oluştu, örneğin İstanbul’da basılan bir yayın Paris’te, Londra’da, Pekin’de bulunabiliyor. Maâzallah İstanbul’a bir şey olsa, o dergileri başka yerlerde bulabilecekler gelecekte insanlar. Oysa İnternet bütün yaygınlığına rağmen aslında çok merkeziyetçi bir düzen dayatıyor. Örnek vereyim. Birçok kütüphane artık dergi almıyor, hem masraftan, hem depolamadan tasarruf etmek için. Ne yapıyorlar? JSTOR gibi dijital kaynaklara abone oluyorlar. Peki, yarın JSTOR yok olursa? O dergilere ulaşmak artık mümkün olmayacak. Hatta birçok dergi artık sadece dijital ortamda çıkıyor. O dergilerin depolandığı veri tabanı yok olduğunda dergi de yok olacak. Bu açıdan, evet, bir tehlike görüyorum dijitalleşmede. Bugün her şeye ulaşabiliyoruz ama bir savaş yahut doğal afet dijital kaynakları yok ederse?

Bunu biraz da şundan soruyorum; milyonlarca basılı kitabın yapay zekâ şirketleri tarafından toplanıp dil modellerini beslemek için tarandığını, sonrasında da imha edildiğini duyuyoruz. Artık kütüphanesiz bir dünya mı hedefleniyor? Bütün kitapları imha etmek gibi bir maksat yok elbette ama kitaba ihtiyaç duyulmayacak, kitabın işlevini yok edecek bir düzen mi murad ediliyor?

Evet, o haberi ben de okudum. Ama bence çok abartıldı olay. Sonuç olarak milyonlarca kitap yok edilse de her kitaptan bir elin parmakları kadar nüsha yok ediliyor. Yani “Eyvah, Yahya Kemal’in bütün şiir kitapları ortadan kalkacak” gibi bir durum yok. Elbette kitapların imha edilmesi beni çok üzüyor ama öyle korkunç sonuçlara ihtimal vermiyorum. “Bütün kitapları imha etmek gibi bir maksat yok elbette” diyorsun ama “murad ediliyor” demekten böyle bir kasıt olduğu sonucu çıkabilir. Bence de böyle bir niyet yahut kasıt yok. Yani kitapsız bir toplum olsun ki biz para kazanalım gibi bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Sen de öyle demiyorsun zaten. Kitaplar imha ediliyor çünkü hacim açısından kitapları sayfalara ayırıp taramak, sonra da çöpe atmak, kitapları bütün olarak muhafaza edip sonra hibe etmek veya satmaktan daha ucuza çıkıyor. Kitabın işlevini yok edecek bir düzen düşünülüyor olabilir, şöyle ki matbaalar scriptorium’ları, matbu kitaplar el yazması kitapları işlevsizleştirdi. E-kitaplar matbu kitapları işlevsizleştirmeye doğru gidiyor, internet bir dereceye kadar kütüphaneleri işlevsizleştirdi. Ama bunlar murad mı edildi, yoksa birtakım tarihi olayların neticesi miydiler, o tartışılabilir diyorum.

Bu bağlamda kitabın işlevinin değiştiğini düşünüyor musun? Her şeye ekranlar, yazılımlar üzerinden ulaşılan böyle bir dünyada kütüphane sahibi olmak daha bir aykırı olmak anlamına mı geliyor, daha ayrıcalıklı olmak anlamına mı?

Şöyle düşünelim: Bugün evinde çivi yazısı işlenmiş binlerce kil tabakası olan var mı? Yok. Papirüs tomarları olan var mı? O da yok. Teknoloji değişiyor tabii ki. Ve ben “keşke evimde elli bin tane kil tabaka olsaydı” diye düşünmüyorum. Yarın öbür gün kâğıttan mamul kitaplara da belki aynı gözle bakılacak. Ben kâğıt seviyorum—kokusu, dokusu, çevirirken çıkardığı ses... Ama insanlık açısından kâğıttan yapılmış kitapların tedavülden kalkması büyük bir kayıp olur mu? Sanmıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kitap âşığıyım ben, teknolojinin insanlığı hep daha iyi yerlere götürdüğüne ise hiç ama hiç inanmıyorum. Sadece olaya tarihsel bir perspektiften bakıyorum. İnsanlığın tarihi bizim baktığımız pencereden çok daha geniştir, o genişlik bağlamında bakmak lazımdır. Yazı bile insanlık tarihinin sadece son altı bin yılında var olmuştur. Matbaanın tarihi ise altı yüz yılı bile bulmuyor. Kitap dediğimiz nesne her zaman var olmamıştır, gelecekte de var olmayabilir. Bunu beğenmesek de kabul etmemiz gerek.

Dergâh Yayınları’ndan, Hatice Aynur ve Tülay Artan’ın birlikte hazırladıkları Osmanlı kitap koleksiyonerleri ve koleksiyonları hakkında bir kitap çıkmıştı biliyorsun ve kitabın adı İtibar ve İhtiras’tı. Ben kitabın adını epey isabetli bulmuştum. Gerçi sen, bunca değerli kitaba rağmen kendini koleksiyoner olarak tanımlamıyorsun bildiğim kadarıyla ama kendine ait bir kütüphane kurmak bir noktadan sonra ihtirasa da kayıyor mu, ne dersin; diğer yandan günümüzün dünyasında bunun itibarı ne kadar?

İtibar ancak senin benim gibi insanlar için var. Yoksa insanların çoğu acır bana, kitaba böyle paralar harcadığım için. Millet elmas yüzükler, Ferrari arabalar, yazlıkta evler alıyor, kitap da nesi? İhtiras başka. Evet, bir miktar ihtiras var ve kaçınılmaz bir şey. İnternetten kitap almak diye bir şey yokken bana bir sürü kitapçıdan, sahaftan kataloglar gelirdi her gün. Ben de onları hemen okur, işaretler, sipariş verirdim. Çünkü uzmanlık alanıma giren iki üç konu var ki kütüphanemin o konularda eksiksiz olması önemli benim için. Yani “güzele güzel demem güzel benim olmayınca” sözü biraz kitap konusunda da geçerli olabiliyor! Ama koleksiyonculuk olarak görmüyorum bunu. Çünkü nesne olarak değil içerik olarak önemli benim için. İlk baskıymış, imzalıymış, deri ciltliymiş, bunlar koleksiyoncular için önemli, benim için değil.

Bibliofillikle bibliomanlık arasındaki çizgi nerede bulanıklaşıyor sence? Sen ne tarafa daha yakınsın?

Kitap benim için çok önemli ama hayatım kitaptan ibaret değil. İkinci bir Ali Emiri Efendi değilim örneğin. Eşim, dostlarım, müzik, resim, siyaset, hocalık, bunlar da önemli hayatımda. Dolayısıyla biblioman sayılmam galiba. Ama kitap konusunun beni meşgul etmediği gün yoktur, o da gerçek...

Zengin bir şahsi kütüphaneye sahip olmak çok güzel ama diğer yandan kamusal bir mekân olarak kütüphane ve bunun toplumsal işlevleri hakkında ne dersin, biri diğerine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırıyor mu? 

Biraz konuya bağlı. Kütüphanem zengin ama özellikle bazı konularda zengin. Örneğin İslami kitap sanatlarında benimkiyle boy ölçüşebilecek az kamusal kütüphane vardır. Öte yandan bazen de farklı bir konuda kaynaklara ihtiyaç duyulabiliyor. Bence ikisi de önemli yani. Tabii işin sosyal boyutu da var. Bilgi üretimi aslında bireysel değil toplumsal bir eylemdir. Kamusal bir mekân olarak kütüphane insanların bir aradalığını teşvik edebildiği ölçüde buna katkıda bulunur. 

Seninki bir araştırma kütüphanesi daha çok, araştırmaların, yazıların için kaynak olarak kullandığın bir kütüphane. Ama arada bir de elime güzel bir roman alayım, ayağımı uzatayım, sırf okumanın keyfi için okuyayım demiyor musun?

Çok uzun zamandan beri hayır. Herhalde büyük bir kayıp bu benim için. Ama yazmak istediğim çok şey var, başka konulara vakit kalmıyor.

Senin uzmanlık alanlarında biri de İslam/Ortadoğu dünyasında erotik edebiyat, kütüphanen bu açıdan da zengin. Oysa bazen erotik edebiyatın -homoerotizmin de bunun içinde epey bir yer tuttuğunu hatırlatalım bu arada- daha modern/Batılı bir şey olduğu yanılgısına düşülebiliyor. Kütüphanende bu konudaki kitaplar daha çok hangi döneme, hangi coğrafyaya ait? Birkaç örnek?

Çok kitap var bu konuda, farklı farklı sınıflandırmalar mümkün. Mesela kurgu mu, bilimsel mi? Kurgu ise çağdaş mı, eski mi? Homoerotik mi, heteroerotik mi? Örneğin adı “Yaşlı adamın cinsellik gücüyle gençliğine dönmesi” olarak çevrilebilecek olan meşhur Arapça klasiğin gerek yazma gerek baskı birçok nüshası var bende. Mesela Bulak baskısı var, çok iyidir. Epey üzerinde çalıştığım bir eser. Onun gibi birçok klasik erotik eser var kütüphanemde, Süyûtî, Tîfâşî, Nefzavî, İbn Füleyte, İbn Hazm ve saire. “Itırlı Bahçe”nin Martin van Maele ve Fredillo gibi sanatçılar tarafından yapılmış nefis gravürlü baskıları var. İçimde bir ukdedir, Auguste Regnault tarafından 1850’de yapılan ilk tercümesinin sadece 35 adet basılan resimli taşbaskısını bir değil iki defa kaçırdım göz göre göre. Neyse ki pdf’si var hiç olmazsa. Bir de güncel sayılabilecek eserler var, oryantalist erotik kitaplar. Sürüyle var onlardan.

Tarihsel olarak böyle bir arkaplan olduğu halde günümüzde erotik edebiyatın ya da erotik olanın toplumun genelinde infial yaratmasını ya da en azından tasvip edilmemesini neye bağlıyorsun; zamanında okuma yazma oranı çok düşük olduğu için bu metinlerin zaten ancak küçük bir ayrıcalıklı sınıfa ulaşabiliyor olması bir etken muhakkak ama başka sebepleri de var mı?

Bence toplumun genelinde infial yaratmıyor, aksine kapışılıyor. İmam Ali Rıza Demircan’ın kitabının [İslam’a Göre Cinsel Hayat] ilk piyasaya çıkışını hatırlayalım örneğin. İnfial, toplum üzerinde tahakküm kurmak isteyen odakların tiyatrosu bana sorarsan. “Bizim tanıdığımız Kanuni bu değildir” diyor bir başbakan, öte yandan 16. yüzyıl sonlarında yazılmış Osmanlıca bir risale var ki Kanuni hakkında söylediklerini okusan dudakların uçuklar. Mesele halkı bastırmak, cinsellik de bunu yapmanın yollarından biri. Tabii dediğin doğru, klasik erotik eserlerin birçoğu sultanlar, şehzadeler için yazılmış, onlara takdim edilmiş.

Kütüphanende bu alandaki kitaplara birkaç örnek verebilir misin?

Ayıptır söylemesi, ne bulduysam aldım bu konuda. Arapça, Osmanlıca, Farsça, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, rastladığım her dilde. Mesela az önce sözünü ettiğim “Yaşlı adamın cinsellik gücüyle gençliğine dönmesi” adlı kitabın (yahut bazı bölümlerinin) yayınlandığı bütün dillerde, ne çıktıysa var bende. Bazıları son derece nadir, yıllar sürdü toplaması. Antolojiler de var, 19. ve 20. yüzyıllarda yayınlanan. Böyle bir külliyat bir defada toplanamaz, ne kadar para verirsen ver. Ancak zaman içinde, sabırla ve gözlerini açık tutarak toplayabilirsin.

Kütüphanende ortalama ne kadar zaman geçiriyorsun?

Eskiden ayrı bir çalışma odam vardı. Şimdi kütüphanede çalışıyorum. Dolayısıyla bütün gün buradayım!

Kendi kütüphaneni nasıl tanımlarsın ve senin için anlamını nasıl ifade edersin?

Zihinsel uzantım?

Doğu dünyasının önemli erotik eseri Tuhfetü’l-mülûk’un (Kralların Hediyesi) resimli bir yazmasından yola çıkan The Art of Desire – An Ottoman Sex Manual and Its Context isimli serginin 6 Kasım’da Kopenhag’da bulunan The David Collection Müzesi’nde açılacağını buradan duyurmuş olalım. Sergi kapsamında The “Book of Carnal Pleasure” Refashioned: An Illustrated Ottoman Sex Manual Worthy of Kings at the David Collection adıyla hazırlanan iki ciltlik kitap da yayımlanacak. İrvin Cemil Schick, Selim S. Kuru ve Tülay Artan tarafından hazırlanan kitabın ilk cildinde bu üç araştırmacının makaleleri ve bütün metnin Osmanlıcadan Latin harflerine aktarılmış transkripsiyonu var, ikincisindeyse İngilizce çevirisiyle resimler bulunuyor. Sergi 2 Mayıs 2027’ye kadar görülebilir.
📚
Fayn’ın özgün haber dosyaları, araştırmaları ve görüş yazılarını okurlar mümkün kılıyor. Bizler işimizi severek ve layıkıyla yapmaya çalışıyoruz. Ancak sizler ücretli aboneliğe gönüllü olursanız sürdürebiliriz. Çünkü bağımsız yayıncılık bunu gerektirir. İkna olduysanız detaylar için sizi şuraya alalım.

 

Bağlantı kopyalandı!

Yazan:

Nihan Özyıldırım

Nihan Özyıldırım

1972'de Ankara'da doğdu. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Edebiyat ve sosyal bilimler alanında Fransızcadan kitap çeviriyor ve kitap editörlüğü yapıyor.