Türkiye’yi alt üst eden fon krizi 17 Eylül’den beri gündemimizde. Hemen her gün yeni bir gelişme oluyor, beklenen adımlar da bir türlü atılmıyor.
Mesela 2022-2026 arası Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı olan, şüpheli işlemlerle ilgili gözlerin çevrildiği İbrahim Ömer Gönül hakkında nihayet soruşturma izni verildi.
Eski Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı Mustafa Aksu soruşturma kapsamında tutuklandı ancak ifade veren Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında herhangi bir gözaltı kararı alınmadı.
Öte yandan ilk ödemeler başladı, süreçle ilgili düzenleme de Meclis’te…
Fon kriziyle ilgili tüm gelişmeleri Fayn’ın fon skandalı ansiklopedisinden takip edebilirsiniz.

Ancak fon skandalının ekonomimize etkileri ne olacak, krizin faturası ne kadar büyük, hayatımız, ceplerimiz bu olan bitenden nasıl etkilenecek, bunların hiçbirini henüz bilmiyoruz.
İşte bu soruları yaklaşık 30 yıl finans piyasalarında çalışmış, şimdilerde Yeni Parti’nin ekonomi kurmayları arasında yer alan Güldem Atabay’a sorduk.
Bir ay bitmek üzere… Fon kriziyle ilgili bir durum tespiti yapar mısınız?
Bu, fon krizinin ötesinde bir devlet ve yönetim krizidir.
İki önemli konuyu unutmamamız lazım. Birincisi, olayın başlangıcı 2020-2021'e uzanıyor. Bunca yıl fonların değerlerinin şişirilmesini, yapılan işlemleri devletin görmemiş olması mümkün değil. Hele ki Borsa İstanbul gibi elektronik altyapısı güçlü bir yerde.
Başta SPK, Borsa İstanbul, BDDK, Hazine ve Maliye Bakanlığı, MASAK ve Varlık Fonu olmak üzere pek çok kurumun sorumluluğu var. Bizim vergilerimizle maaş alan kamu görevlilerinin bu işe sırtını döndüğü, görenlerin görmezden geldiği bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik işin içinde iktidardan siyasetçiler de var. Dolayısıyla gerçekten organize bir yapıdan söz ediyoruz.
İkincisi, tutuklananlar, açıklanan isimler var ama kamuoyu bunlarla meşgul edilirken bazı isimlerin üstü örtülüyor. Özellikle siyasetçiler yargılama süreçlerinden muaf tutuluyor, korunuyor.
Cumhurbaşkanlığı sistemiyle devlet, parti devletine dönüştü. Üst düzey kamu görevlileri ve siyasetçiler kendilerini vatandaşa değil, onları atayan cumhurbaşkanına karşı sorumlu hissediyor.
Bugün bu skandal olurken görevde olan kurumların yöneticileri hâlâ görevde ve bir de bu işi soruşturmakla görevlendirildiler. İsimleri muhalefet tarafından açıklanmadıkça görevden alınacaklarını da sanmıyorum. Maddi çıkar sağlamış ya da ağır ihmalle görevini yapmamış herkesin sorumluluğunun araştırılması ve gereken cezai yaptırımlarla karşılaşması gerekiyor.
Asıl anlamamız gereken, meselenin birkaç isimden ibaret olmadığı; devlet kurumlarının işleyişi ve hesap verebilirliğiyle ilgili çok daha büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz.
Tasfiye edilen fonların toplam büyüklüğünün ilk aşamada 890 milyar TL ile 1 trilyon TL arasında değiştiği yazıldı. Yaklaşık 18-20 milyar dolar… Peki, fon krizindeki zarar bu kadar mı?
İlk aşamada 20 milyar dolarlık bir rakamdan söz edildi. Ama bu fonların içindeki varlıkları bugün satmaya kalksanız ederleri bunun çok altında. Bazılarında yüzde 90’a yakın değer kaybı var. Aslında zararın boyutunu tam olarak bilemiyoruz. Çünkü soruşturmayı yürüten kurumlar kimlerin hangi fonlara ne zaman girip çıktığını, ne kadar kazanç elde ettiğini açıklamıyor.
Türkiye tarihinde böyle bir kriz yok. İlk patladığında da söylemiştim; bu, finans piyasasının Susurluk krizi. İşin içinde mafya, siyaset, kamu kurumları ve yüz binlerce mağdur yatırımcı var. Bahsi geçen 450 bin kişinin yaklaşık 350 bini küçük yatırımcı.
Üstelik insanlar bu fonlara girerken daha düşük riskli, sabit getirili tahvillere yatırım yaptıklarını düşünüyordu. Oysa paraların farklı işlemlerle borsaya yönlendirildiğini anlıyoruz.
