Nasreddin Hoca’nın kazan fıkrasını hepimiz biliriz. Hoca, komşusundan ödünç aldığı kazanı geri verirken içine küçük bir tencere koyar ve “Senin kazan doğurdu,” der. Komşusu da bunu sorgulamadan, sevinçle kabul eder. Hoca kazanı bir kez daha ödünç aldığında ise bu defa ne küçük tencere ne de kazan geri gelir. Kazanın ve yeniden doğurmasını umduğu tencerenin peşine düşerek kapısına dayanan komşusuna Hoca, “Kazan öldü,” der. Komşusu buna inanmayınca da o meşhur cevabı verir:
“Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?”
Nasreddin Hoca bu fıkrada, olağanüstü kazancı sorgulamadan kabul eden fakat kaybı kabullenmeyen açgözlülüğü nüktedan bir üslupla eleştirir. Çocukluğumuzda büyüklerimizin açgözlülüğün kötülüğünü anlatmak için başvurduğu bu hikâyeyi, bugün belki de finansal okur yazarlığımızın en temel derslerinden biri olarak yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Kazan doğururken kim ne yapıyordu?
Türkiye’de işlemleri durdurulan veya tasfiye sürecine alınan fonların yatırımcıları da bugün doğal olarak tasarruflarını geri istiyor. Ancak enflasyon karşısında birikimini korumaya çalışan insanların tamamını bu fıkranın açgözlü komşusuyla bir tutamayız. Üstelik etkilenen fonların toplam büyüklüğü, yatırımcıların nihai kaybı ve kamuya kalabilecek maliyet birbirinden farklı tutarlardır; henüz kesinleşmemiş rakamlarla bunları özdeşleştirmek, sorunun boyutunu anlamayı güçleştirir.
Modern sermaye piyasaları, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki kadar basit bir alışverişten ibaret değil elbette. Yatırımcıların karşısında yalnızca kazanı alan Hoca değil, kazanın nasıl “doğurduğunu” izlemek ve olağanüstü getirilerin arkasındaki riskleri denetlemekle görevli kamu kurumları da vardır. Bizim hikâyemizde, kazan öldüğünde komşuya neden yüksek getiriye inandığını sormakla yetinemeyiz. Bu getiriler üretilirken düzenleyici ve denetleyici otoritelerin ne yaptığını, orada oldukları hâlde neyi yapmadıklarını da sormak zorundayız.
Bu yüzden Türkiye günlerdir yalnızca borsada sarsılan fiyatları, ödeme güçlüğüyle gündeme gelen fonları ve tasarruflarını bu yapılara emanet eden insanların parasına ne olacağını tartışmıyor. Kamu müdahalesinin zamanlamasını, yeterliliğini ve ortaya çıkacak maliyetin kim tarafından üstlenileceğini de tartışıyor.
SPK’nın 18 Eylül açıklaması, olağandışı fiyat hareketlerinin 2025’in son çeyreğinde gözlemlendiğini ve konunun aralık ayında Finansal İstikrar Komitesi’nde ele alındığını ortaya koyuyor. Açıklamada ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve fonlar üzerinden oluşan sistemik risk de düzenlemelerin gerekçeleri arasında sayılıyor. Dolayısıyla artık riskin bilinip bilinmediğinin yanında, bu bilginin neden zamanında yeterli korumaya dönüştürülemediğini de değerlendirmek gerekiyor. Arada alınan tedbirler, bu soruyu ortadan kaldırmıyor; etkinliklerinin ve uygulama takviminin açıklanmasını gerektiriyor.
Asıl büyük soru: Fon skandalının etkileri neler olacak?
Fakat yaşananları yalnızca birkaç fonun tasfiyesi, bazı yatırımcıların kaybı veya belirli yöneticilerin sorumluluğu üzerinden okumak eksik kalacaktır. Türkiye’nin önündeki çok daha büyük soru, çapını ve yaratacağı etkileri henüz tam olarak bilmediğimiz bu fon skandalının ülkenin üretim kapasitesini, toplumsal güveni ve devletin egemen karar alma imkânını daraltıp daraltmayacağıdır.
Bu soruya cevap verebilmek için finansal sistemin genişlemesini ve sermaye piyasalarının derinleşmesini başlı başına olumsuz bir gelişme olarak görmekten kaçınmak gerekir. Sağlıklı bir finans düzeni, dağınık tasarrufları uzun vadeli yatırıma yönlendirir; sanayinin, teknolojinin ve altyapının kurulmasını kolaylaştırır; şirketlerin geçici nakit ihtiyacını üretimi durdurmadan karşılar. Bankacılık sistemi kredi yoluyla yeni mevduat yaratır; yatırım kapasitesi yalnızca önceden birikmiş tasarruflarla sınırlı değildir. Sorun, finansın üretimi destekleyen bir araç olmaktan çıkarak ünlü ingiliz politik iktisatçı Susan Strange’in ifadesiyle “kumarhane kapitalizmi” niteliği kazanmasıdır. Üretilen artık değer yeni kapasiteye, istihdama ve verimliliğe değil, kendi fiyat artışından beslenen varlıklara yöneliyorsa finansal sistem ekonomik güç yaratmak yerine bilançoların içinde büyüyen kırılganlığı gizler.
