Güzel başlayan ve haftasonu yapılacak aktivitelerin hayaliyle süslü cuma günüm, tam saat beşe beş kala aynen şöyle bitti: Teams denen sinir bozucu platforma birkaç mesaj düşmüştü. 

Hemen arkasından mailim ve WhatsApp senkronize olarak dans etmeye başladılar. 

Hayırdır inşallah demeye kalmadan telefonum zırladı. Baktım benim direktör. Hiç selam sabaha girmeden mevzuya daldı. Efendim, pazartesi sabahı 10’da genel müdürün yönetim kuruluna yapacağı sunum için gelecek senenin hedef raporlarının kendisine iletilmesini istiyormuş. 

Ben tam ağzımı açmak üzereyken, “Pazartesi 9 gibi bana iletirsin” dedi ve telefonu çat diye kapadı.

Rica yok, lütfen yok, mümkün mü diye sormak yok! 

Sevgili direktörüm geçen hafta ülkenin en beğenilen ​​İnsan Kaynakları Başkanı ödülünü aldıktan sonra sahnede çalışan bağlılığı, işyerinde nezaket, esenlik mavraları okuyordu. 

Bir haftasonumu daha kendi elimle şirketime hediye etmenin verdiği derin bunalımla tuvalete koştum, kapıyı kitledim ve hüngür hüngür ağladım.

Beyaz yakalı edebiyatıyla yıllarca kendimi kandırmışım

Ancak 40 yaşını geçince, emeğimi satıp gelir elde eden bir işçi olduğumu idrak ettiğimi itiraf etmeliyim. Oysa yıllardır beyaz yaka edebiyatıyla hem onlar beni kandırmış hem de ben kendimi bir güzel inandırmışım. Özbenliğimden af diliyorum. 

İşin kötü tarafı, yıllardır fazla mesai ödenmeyen, kontratımda yazan iş tanımının üzerine katman katman binen ek sorumlulukları yiyip yutmuşum. 

Kontrat deyince merak ettim, tozlu dosyaların içinden sararmış, zamanında imzamı atarken sanki dünyanın en iyi futbol takımına gidiyormuşum gibi bir heyecan duyduğum o sayfalarda haftada 40 saat olarak belirtilmiş çalışma saatime baktım. Bir gülme aldı beni.

Beyaz yaka diye diye kandırılmış bu işçi kardeşiniz, birçoğunuz gibi kirada oturuyor, çocuğu iyi kötü bir okula yolluyor. Bir tek bu zevkimiz kaldı ama aynen sizin gibi arada şöyle canı o havalı markaların birinden servet ödeyerek bir fincan kahveyi alıp höpürdetmek istiyor.