Kitap çevirmenliği tuhaf bir meslektir. Bir okulu yoktur. Çoğunlukla yabancı dil bilen herkes çeviri yapabilir zannedilir. Dil bilmekle çeviri yapmak arasında güçlü bir bağ olduğu doğrudur, fakat çeviri dil bilmenin çok özel bir alanıdır. Çevirmen meslek erbabıdır; bu uğraş, inzivaya çekilmiş keşiş sabrıyla iğneyle kuyu kazmayı gerektirir. Üstelik Paul Ricoeur’ün Çeviri Üzerine’de dediği gibi “büyük güçlükleri ve küçük başarıları” olan bir alandır, asla mükemmeli yoktur.

Aklında kelimeler uçuşup duran, cümle parçacıklarını nasıl birleştireceğini düşünen, sözlüklerle yatıp kalkan hülyalı çevirmen, her şeyden önce kitap okumayı seven biridir –çoğu zaman istismar edilen de bu merakıdır ya neyse–, fena halde güvencesizdir, sosyal güvenlik şemsiyesinin altına giremez bir türlü, günün birinde emekli olma umudu da yoktur. Fakat biraz hayat beceriksizi, biraz cebi delik olsa da çevirdiği kitaplarla (filmlerle, oyunlarla…) kurduğu derin ilişki üzerinden, mistik metinlerdeki öğretilerin, uçsuz bucaksız dünya edebiyatının büyük romanlarındaki insanlık hallerinin, sosyal bilimler çalışmalarındaki topluma, insana ve dünyaya dair analizlerin bilgisiyle şu koca dünyaya engin bir bakışla bakar.