Zehra Çelenk’in Gece unutkandır romanını neredeyse bir seferde oturup bitirdikten sonra, üyesi olduğum kitap kulübündeki arkadaşlarıma şöyle yazdım: 

“Polisiye severim. İyi yazılmış Türk polisiyesi ayrıca severim. Kadınların yazdığı polisiyeleri daha bir severim. Ülke gündemine dokunmaktan kaçınmayan romanları bambaşka bir severim. Zaten Zehra Çelenk’i de severim.”

Zehra’nın kitabını okuduğum günlerde ülke gündeminde Kahramanmaraş’taki okul saldırısı ve Gülistan Doku cinayetinin yıllar sonra ailesinin ve kamuoyunun ısrarlı takibi sonucu çözülmeye başlaması vardı. 

Bu çocuklar gökten düşmedi
Türkiye’de uzun zamandır çocukları yutan bir karanlık hüküm sürüyor. Bu hafta bu karanlığın en korkunç yüzlerinden biriyle karşılaştık. 24 saat içinde iki okul saldırısı haberiyle sarsıldık. Fayn yaşananları anlamaya ve bir bağlama oturtmaya çalıştı.

Bu iki gündem maddesi bizi aslında her gün ve her yerde karşılaştığımız hatta ne yazık ki kanıksadığımız şiddetin en sert biçimlerinden biriyle yüzleştirdi. 

Gece Unutkandır, her şeyden önce tam da şiddetin gündelik hayata nasıl sızdığının, nasıl normalleşip görünmezleştiğinin romanı gibi geldi bana. İyi örülmüş bu suç hikayesinde hem sayfaları birbiri ardına hızla çevirmeyi gerektiren yüksek bir tempo var, hem de bol bol üzerine düşünmeyi gerektirecek çarpıcı cümleler. 

Okuru sorularla baş başa bırakan bu katmanlı anlatının yazarı Zehra Çelenk, Fayn’nın da yazarlarından. Gece unutkandır’ı okumayı bitirince benim aklıma takılan soruları Zehra’yla konuşma ihtiyacı duydum. İşte yanıtları…

Gece Unutkandır ilk bakışta bir polisiye gibi ama sayfalar ilerledikçe karşımda daha katmanlı, daha edebi bir yapı buldum. Polisiyede o sevdiğim merak ve gerilimi sonuna kadar var ama bir yandan da karakterlerin iç dünyası ve ilişkilerin kırılganlığı da anlatında çok öne çıkıyor. Senin için bu romanın asıl derdi ve formu neydi?

Başından beri niyetim, bu iki hattı birbirinden ayırmadan kurmaktı. Gerçek bir meseleden, kadın cinayetleriyle ve suçun toplumsal zeminleriyle temas eden bir hikâyeden yola çıkarken, polisiye anlatının merak ve gerilim imkânlarını sonuna kadar kullanmak istedim. Ama polisiye ve gerilimin ayrı, karakterlerin ve meselenin ayrı yerde durduğu bir metin değil, türün araçlarını kullanan ama aynı zamanda onun sınırlarını aşan, farklı okur deneyimlerine de açılan bir yapı kurmaya çalıştım.Bu nedenle Gece Unutkandır, bir yandan baştan sona gerilimini ve gizemini koruyan bir akışa yaslanırken, bir yandan da karakterlerin iç dünyasına, ilişkilerin kırılganlığına ve olaylara farklı bakış açılarına alan açıyor.Hakikate ulaşmanın giderek zorlaştığı, ama belki de ona her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamandayız. Benim için bu roman, tam da bu zor zeminde, hem biçimiyle hem de meselesiyle hakikatin katmanlarına yaklaşmaya çalışan bir anlatı kurma çabasının sonucu.

Romanın en güçlü taraflarından biri, insanlık hallerini çok sahici bir yerden kurması. Karakterlerin iyi-kötü ayrımına sığmayan, daha gri ve kırılgan bir yerde durması özellikle dikkat çekici. Buna özen göstermekteki amacın neydi? 

İnsanlık halleri dediğimiz şeyi çok önemsiyorum. Bir yandan hakikate yaklaşmanın imkânını açıyor, bir yandan da kendimizi temize çıkarmanın, olan biteni kolayca açıklayıp geçmenin yolu hâline gelebiliyor. Ben gerçekten hem o gri ve kırılgan yanları görünür kılmak hem de o rahatlama alanını biraz bozmak istedim.Romanı kurarken, net fail ve saf kötülük üzerinden ilerleyen bir yapıdan özellikle kaçındım. Suçu, daha geniş bir ilişkiler ağı içinde, birçok kişinin parçası olduğu bir zemin olarak düşünmek benim için daha anlamlıydı. Çünkü suç bence çoğunlukla, tekil bir sapmadan çok, geniş bir ilişkiler ağı içinde şekillenen bir şey. Şunu önemsedim: Kötülüğü sadece uç örneklere, cani figürlere ait bir şey gibi kurmamayı. Öyle olsaydı kötülükten kaçmamız çok daha mümkün olurdu. Maalesef değil ve o nedenle sürekli kötülüğün hiç beklemediğimiz yerlere sızmasından, sıradan kötülük tanımına ait yerden alıyoruz; gündelik ya da ölümcül yaraların çoğunu. Çoğu zaman çok sıradan, çok daha tanıdık yerlerden, yüzleşmekten kaçınma biçimlerinden, savunma mekanizmalarından, imtiyazlardan ve güçten, özellikle de erkekliğe tanınan imtiyazlardan beslenen bir şey bu. Şiddet de bu görünmez imtiyaz alanlarının içinden güç alıyor.Karakterleri yazarken kendimi onların dışında tutmadım; mesafeyi oradan kurmak yerine, o rahatsız edici yakınlığı kabul ettim. Çünkü masumiyet sandığımız kadar sağlam bir zemin değil. Hatta çoğu zaman, kendimize anlattığımız bir hikâye.Bu nedenle, okurun da o hikâyenin içine çekilirken karakterin dünyasına da bu bazen empati kurmaya çok müsait bazense rahatsız edici olsa bile, biraz daha yaklaşmasını istedim.

Günümüz anne–ergen kız ilişkisini, içeriden deneyimlemeden bu kadar inandırıcı kurabilmen çok etkileyici. Bu hattı yazarken nereden beslendin? Bu ilişkiyi senin için önemli kılan neydi?

Bu hat, bir tür araştırmadan çok, uzun zamandır biriktirdiğim gözlemlerden ve temaslardan çıktı diyebilirim. Yakın çevremde, arkadaşlarımda, yeğenlerimde, farklı yaşlarda kadınların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde tekrar eden bir gerilim var: Hem çok güçlü bir bağ hem de o bağın içinde sıkışan, ayrışmak isteyen bir taraf.Anne–ergen kız ilişkisi de bana bu nedenle çok önemli geliyor. Sadece bir kuşak çatışması değil, aynı zamanda bir aynalanma alanı. Kadın olmanın, kendini kurmanın, kendi hayatını seçmenin ne anlama geldiği, çoğunlukla en sert biçimlerde çok yakın iki kadının ilişkisinde açığa çıkıyor.Özellikle de yaşlar görece yakınsa, anne-kız ilişkisinde sevgiyle mesafe, korumayla kontrol, yakınlıkla kopma isteği sürekli iç içe geçiyor. Ben de yazarken bu ikiliği mümkün olduğunca sade ve sahici bir yerden kurmaya çalıştım.Biraz da bu nedenle, dışarıdan bakıp anlaşılmış bir ilişki değil, içinde kalındığında daha karmaşık, daha zor bir alan olarak okunma daveti sunuyor romanda bu ilişki.

Bir de kadın karakterlerde özellikle, toplumsal cinsiyet örüntülerinin dayattığı çifte standartları görünür kılmak önemli benim için. Annelik hâlâ büyük ölçüde yüceltilen bir alan ama o yüceltilmiş anlatının içindeki gerçek kırılmaları, yalnızlığı, çelişkileri çok daha az konuşuyoruz. Oysa özellikle yalnız ya da bekar annelerin arttığı, genel olarak da tüm anneler için yükün çok çeşitlendiği bir dünyada, konuşulamayan alanlar büyüdükçe insanlar da kendi deneyimlerinde daha yalnız hissediyor. “Ben mi bir şeyi eksik bıraktım?” “Yeterince iyi bir anne miyim?” Bu sorgulama ve suçluluk duygusu çok yerleşmiş halde, kadınlarda. Bunun içinde yalnız olunmadığını hissettirmeyi de istedim.

Roman boyunca suç, sadece bir “olay” değil; daha geniş bir ilişkiler ağı içinde ortaya çıkan bir sonuç gibi ele alınıyor. Suçu bu şekilde konumlandırmak baştan beri kurduğun bir yaklaşım mıydı?

Evet, başından beri kurduğum yaklaşım buydu. Şiddetin giderek yoğunlaştığı, kadın cinayetlerinin neredeyse her gün yaşandığı, çocuklar arasındaki şiddetin ve okul saldırılarının arttığı bir yerdeyiz. Bunu yalnızca istisnai vakalar ya da birkaç patolojik fail üzerinden açıklamanın, aşırı ya da daraltıcı her tür açıklamanın artık iyice yetersiz kaldığını düşünüyorum.Ben suçu, birkaç psikopatın işi gibi görmekten yana değilim. Böyle bir boyut da elbette var ama sınırlı. Suç da suçlu da çoğu zaman içinde bulunduğumuz ilişkiler, sessizlikler ve imtiyazlar ağının içinden doğuyor. O zemini anlamadan bir yere varmak mümkün değil.Spotlight filminde geçen ve aklımda yer eden bir cümle var: “Bir çocuğu yetiştirmek için bütün bir köy gerekir; onu istismar etmek için de.” Burada köyün yerine kenti, kurumları, ülkeyi, dünyayı… Her şeyi koyabilirsiniz bence. Meselenin ne kadar kolektif bir zeminde kurulduğunu çok iyi anlatıyor.Erkek şiddeti özelinde de bu çok görünür: Göz yummak, korumak, kollamak, aklamak… Bunların hepsi suçu mümkün kılan, kolaylaştıran bir alan yaratıyor. Cezasızlık sadece hukuki bir mesele değil yani, aynı zamanda toplumsal bir alışkanlık.Bu nedenle hem gerçekte hem de edebi alanda bir derdim de, tekil vakaları teşhir etmekten çok, o şiddeti ve suçu mümkün kılan yapıyı görünür kılmak. Bu zemin, bu algı, bu suç ortaklığı, bunu üreten koşullar değişmeden, yeni suçların önüne geçmek pek kolay değil bana göre. Romanın anlatı yapısını da bu bakış belirledi. Suçu merkezine alan ama onu tek bir kişiye indirgemeyen, aksine o geniş zemini hissettiren bir kurgu inşa ettim.

Türkiye’de şiddetin, özellikle kadınlara yönelik şiddetin bu kadar yaygın ve görünür hâle geldiği bir dönemdeyiz. Sen de hem yazılarında hem bu romanda bu atmosferi sık sık yazıyorsun. Bu gerçekliği, doğrudan ajitasyona kaçmadan romanın dokusuna nasıl yerleştirdin?

Bu kadar görünür olan bir şeyi saklamaya çalışmak zaten mümkün değil. Ama onu doğrudan söylemekle, farklı açılardan göstermek arasında ciddi bir fark var. Benim derdim, o farkın peşine düşmekti.Ajitasyon çoğu zaman okura ne hissetmesi gerektiğini söyler, hatta bildirir. Oysa ben, okurun o duyguyla baş başa kalmasını, hatta mümkünse o konfor alanının biraz dışına itilmesini istedim. Öyle olduğu anda okur zaten hem duygu hem de düşünce anlamında çok daha etkin bir konuma giriyor. Bu nedenle şiddeti doğrudan gösteren, merkezine alan bir anlatı kurmak yerine, şiddetin gündelik hayatın içine nasıl sızdığını, nasıl normalleştiğini, görünmezleştiğini göstermeye çalıştım. Mesele çoğu zaman orada başlıyor. Bazen o anı mümkün kılan küçük eşikler, susuşlar, bakmamayı seçmeler açık bir şiddet anından çok daha fazla şey anlatıyor.Bir de şunu önemsedim: Kurguda, özellikle polisiye gibi türlerde, hikâyenin evreniyle güncel gerçekliğin birbirinden ayrıştığı bir mesafe olabiliyor. Bu mesafeyi kırmak istedim. Çünkü bana göre edebiyat ve sinema, en zor, en güncel meseleleri de taşıyabilecek alanlar. Üstelik bunu didaktik olmadan yapmanın yolları var.

Derdim gerçeği büyütmek değil zaten orada olanı geri çekilmeden, ama bağırmadan, çok katmanlı biçimde gösterebilmekti.

Romanda yer yer gerçek hayattaki vakalarla örneğin Gülistan Doku gibi temas eden bir arka plan hissi de var. Güncel olanla kurduğun bu mesafe senin için nasıl bir denge meselesi?

Roman, 17 yaşındaki bir genç kızın cansız bedeninin bir korulukta bulunmasıyla açılıyor. Ardından, kızının henüz öldüğünü bilmeyen Hale’nin, o ilk kaygı ve endişe anına giriyoruz. Daha ortada kesin bir bilgi yokken, bir annenin zihninin ister istemez o haberlerde gördüğümüz vakalara gitmesi… Benim için o eşik çok önemliydi.Gülistan Doku vakası da bu anlamda güçlü bir referanstı. Kitapta adını anmıyorum ama çok net bir gönderme var. Çünkü yıllarca süren o kayıp mücadelesi, bir ailenin yalnız bırakılması, bir dosyanın nasıl belirsizlik içinde tutulabildiği, bunu sağlayan o korkunç güç ve imtiyaz ilişkileri, aslında tüm kadın cinayetlerinin ve şiddetin ne kadar kırılgan ve ne kadar sahipsiz olabildiğini gösteriyor.Benim derdim, o uzakta sandığımız tehlikenin ne kadar hızlı ve geri dönüşsüz biçimde hayatın içine sızabildiğini göstermekti. Bir anda, hiç kimsenin muaf olmadığı bir gerçekliğe dönüşüyor o haberler.İlginç olan şu oldu: Ben bu satırları yazarken o dosya hâlâ büyük bir belirsizliğin içindeydi. Kitap çıktıktan birkaç gün sonra ise o sır perdesinin önemli bir kısmı aralandı. Bu da bana, kurmacayla gerçeklik arasındaki mesafenin aslında sandığımız kadar geniş olmadığını bir kez daha hatırlattı. Niyetim, güncel olanı doğrudan romana taşımak değil ama o gerçekliğin yarattığı duyguyu, o kırılma anını, o tedirginliği sahici bir biçimde kurabilmekti.

Okurun, kitabı bitirdiğinde, hangi duygu ya da düşünceyle kalmasını istersin? Zihninde neyin kalmasını önemsersin?

Kurmacayla ilgili iki şeye çok inanıyorum. Birincisi, kendi evreni içinde bir tamamlanma duygusu kurması; ikincisi ise, o evrenin içinde adalet duygusunu diri tutabilmesi. Gerçek hayatta adaletin çoğu zaman ne kadar zor, ne kadar kırılgan olduğunu biliyoruz. Ama yine de onun mümkün olduğuna dair inancı kaybetmeden ilerleyebilmek çok önemli.Roman boyunca kurulan merak ve gerilim hattı da bunun bir parçasıydı benim için. Okurun başından sonuna taşıdığı fail kim,  sorusunun karşılığını bulması, anlatının kendi vaadini yerine getirmesi önemliydi. Ama bununla birlikte, özellikle komiser Vedat karakteri üzerinden şunu da görmek mümkün: Hakikat bazen yerini bulur, ama adalet çok daha zor, çok daha katmanlı bir mesele olarak kalır.Bu nedenle okurun finalde yalnızca bir çözülme ve rahatlama duygusuyla değil, aynı zamanda romanın açtığı sorularla baş başa kalması önemli benim için. Hikâye kapansa da çember asla kapanmaz ve edebiyat da, hakikat ve adalet gibi ancak o sorular kaldığında gerçekten tamamlanma ihtimalini taşır.

📖
Fayn, güç sahiplerini denetlemek, bakış açılarımızı genişletmek ve 21. yüzyılın enformasyon karmaşasına direnebilmek için var. Fayn'a sınırsız erişim için ücretli abonelerimiz arasına katılın. Abonelik seçeneklerini inceleyin.
Bağlantı kopyalandı!

Yazan:

Ayse Karabat

Ayse Karabat

ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünü bitirdi. 1994’ten itibaren çeşitli radyo, TV ve gazetelerde çalıştı. Filistin’de ve Lübnan’da yaşadı. Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri ve Suriye Savaşları adlı iki kitap yazdı.