Edebiyat dünyasının gelmiş geçmiş en iyi karakteri kimdir diye bir anket açılsa herkesin listesinde geçireceği birisi var: Atticus Finch diye bir adam… Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek’teki (1960) ana karakterlerinden Finch her şey için, kelimenin her anlamıyla, iyi örnektir: Örnek baba, örnek vatandaş, örnek avukat, örnek empat, örnek adalet savaşçısı… Sözde değil özde örnek ama. Finch adaleti, toplumsal statüsü zora düştüğünde bir kenara bırakmak üzere savunmaz. Bilakis, Amerikan taşrasının en muhafazakâr illerinden Alabama’daki küçük kasabalarında alınabilecek en zor davayı alır; tecavüzle suçlanan siyah bir adamı savunma görevini üstlenir. Kasabalının tepkisine rağmen bu işe girişmesinin sebebi tamamen vicdanidir. Bir başına büyüttüğü iki çocuğuna, bu davayı almazsa başını bir daha dik tutamayacağını ve onlara ne yapmaları gerektiğini söylemeye yüz bulamayacağını anlatır. Yine çocuklarına çoğunluğun sesinin illa haklının sesi olmadığını da öğretir. Tüm bu davranışlarıyla Atticus, bir tür modern derviştir, toplumu sessiz sedasız ayakta tutan sütundur. Sadece iyi bir insan değildir, herkesin bir şekilde iyi olduğuna da inanır. “Onları gerçekten görebildiğinde iyi olduklarını anlarsın” der. Tatlı adamdır Atticus Finch. Arkadaşımız, komşumuz, eşimiz dostumuz, babamız, çocuğumuz olmasını isteyeceğimiz adamdır. İyi biridir.
Peki, insanlar hakikaten Atticus Finch’in varsaydığı kadar iyi midir? Yoksa Finch’in iyiliği bir istisna mıdır? İyiler, birbirleriyle bağlantısız adalar mıdır?
