30 Temmuz 2026’da yaklaşık 70 bin kişinin Fas’tan yüzerek ya da sınır kapılarını kullanarak Afrika kıtasındaki İspanya toprağı Ceuta’ya ulaşmaya çalışması, kimine göre Filistin’i destekleyen İspanya’dan İsrail’in intikam alma aracıydı, kimine göre AB’nin bittiğinin ifadesiydi, kimine göre de Arapların Avrupa’yı istilasıydı.
Çoluk çocuk denizden çıkan, yüzen insan görüntüleri, elbette göç, AB, aşırı sağ gibi hiç bitmeyen tartışmalara yeni bir benzin oldu.
Ama Ceuta'da yaşananları yalnızca göçle açıklamak mümkün değil. Çünkü bu tablo aynı zamanda jeopolitiğin de bir parçası.
Ve bence asıl mesele bunların çok daha ötesinde, devletlerin kimin ölebileceğine karar verme gücünde.
Ceuta neden bu kadar önemli?
Meseleyi anlamak için önce Ceuta'nın neresi olduğuna bakalım.
Ceuta ve Melilla Afrika kıtasındalar. İspanya’nın üzerine kurulduğu İber yarımadasının karşısında bir yere düşüyorlar. Yüzölçümleri sadece 19 ve 12 kilometrekare, ancak taşıdıkları jeopolitik ağırlık büyük.
Buralar, Avrupa Birliği'nin Afrika kıtasındaki tek kara sınırı.
Her iki şehir de İspanya'nın deniz aşan Özerk Şehirleri statüsünde.
Fas ise yıllardır bu şehirlerin kendisine ait olduğunu savunuyor.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var. Ceuta ve Melilla hiç sömürge olmamışlar.
Ceuta 1668'den, Melilla ise 1497'den beri İspanya'nın toprağı sayılıyor. Yani modern Fas devleti kurulmadan yüzyıllar önce de buralar İspanya’ya aitti.
Birleşmiş Milletler de bu iki şehri hiçbir zaman sömürgeden arındırılması gereken bölgeler listesine almadı.
Özetle, hukuken Madrid ya da Sevilla ne kadar İspanyol ise Ceuta ve Melilla da o kadar İspanyol.
Bugün Ceuta'da yaklaşık 83 bin kişi yaşıyor. Nüfusun yaklaşık yarısı Hristiyan, yüzde 43'ü ise Müslüman. Küçük Yahudi ve Hindu toplulukları da şehrin sosyal dokusunun bir parçası.
Ancak Ceuta'yı benzersiz yapan yalnızca bunlar değil.
Şehir, Schengen sistemi içinde özel bir statüye sahip.
