Mel Gibson’ın yüzü maviye boyalı, karşısındaki tepeden tırnağa zırhlı İngiliz ordusuna aldırmadan atının üzerinde "Özgürlüğümüzü alamazlar!" diye haykırdığı meşhur Cesur Yürek sahnesini hatırlamayan yoktur.
13. yüzyılda derme çatma bir köylü ordusuyla İngiliz sömürüsüne isyan eden William Wallace, filmin finalinde kraldan merhamet dilenmek yerine o meşhur çığlığı yine patlatır.
Wallace’ın kellesi yüzyıllar önce Londra'da bir kazığa geçirilmiş olabilir ama İngilizlerin kılıç zoruyla söküp attığını sandığı aynı isyankâr ruh, bugünlerde Britanya adasına geri dönüyor.
Peki işler buraya nasıl geldi?
Aslında İngilizler ve İskoçların tarihi hep kılıç kalkanla geçmedi. Cesur Yürek'teki o kanlı savaşların ve İskoçların bağımsızlığını korumasının ardından sular duruldu. Yüzyıllarca birbirinin boğazına sarılan bu iki halk, kılıçları kınına koyup barıştı. Adayı dış tehditlere, Vikinglere, Fransızlara ve okyanuslarda İspanyol donanmalarına karşı omuz omuza savundular. Kurdukları bu silah arkadaşlığından devasa, ortak bir imparatorluk doğurdular.
Sosyolog Max Weber’e göre, bir topluluğun ulus olabilmesi için aynı kandan gelmekten ziyade ortak bir siyasal kaderi paylaşma ve bu ortak kader doğrultusunda dayanışma gösterme bilinci önemlidir.
Britanyalılık kimliğini yüzyıllardır ayakta tutan şey de tam olarak bu faydacı yaklaşım.
1707 yılındaki bu birleşme, Birlik Yasası ile tamamen duygusallıktan uzak, buz gibi bir çıkar ortaklığı üzerine kurulmuştu. İskoçya o dönem denizaşırı ticaret maceralarında batmış, iflasın eşiğine gelmişti.
Parayı elinde tutan İngiltere, İskoçya'nın borçlarını ödeme ve ticari imtiyazlar karşılığında siyasi birleşmeyi dayatmıştı.
Sonrası malum, birlikte çok iyi para kazandılar.
18. ve 19. yüzyıllarda dünyayı yöneten devasa Britanya gücünün arkasında aslında kusursuz bir “rol paylaşımı” vardı. İngilizler, sahip oldukları acımasız sömürge ağlarıyla Sanayi Devrimi'ni inşa ederken bu devrimin ihtiyaç duyduğu beyin gücünü İskoçlar sağladı.
Buhar makinesiyle üretimi katlayan James Watt, telefonu hayatımıza sokan Graham Bell, televizyonun mucidi J. Logie Baird veya bugünkü tüm kablosuz iletişimin ve teknolojinin altyapısını kuran fizik dehası James Clerk Maxwell...
Kısacası İskoçlar modern çağın donanımını üretti, İngilizler ise bunu küresel bir güce dönüştürüp Avrupa'nın zirvesine yerleşti.
Birbirini tamamlayan iki halk, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca Avrupa’nın zirvesine yerleşen küresel bir güç kurdu.
Bu devasa zenginlik ve çıkar ortaklığı, isyankar ruhu uzun süre uyutmaya yetti.
Öyle ki bir asır önce adanın kuzeyinde kopuştan bahsetmek doğrudan krallığa ihanet olarak görülüyordu.
Bu sessizlik o kadar kanıksanmıştı ki 1980'lerin sonuna dek İskoç Milli Takımı bile yeşil sahaya kendi ezgileriyle değil, İngiliz marşı eşliğinde çıkıyordu.
90'lı yıllara gelindiğinde Londra'nın gözünde İskoçya; ulusal kimliği büyük ölçüde erimiş, sorun çıkarmayacak, sadık ve uysal bir bölgeden ibaretti.
Peki ne oldu da bugün o köklü ortaklık çatırdıyor ve İskoçlar masayı devirip gitmek istiyor?
Ulusal bilinç nasıl geri geldi?
Siyasi zemindeki asıl kırılma, İskoçların 1997’de özerklik referandumuna yüzde 74 ile “evet” demesi ve 1999'da, 300 yıl aradan sonra kendi parlamentosunu yeniden kurmasıyla başladı.
Londra'dan koparılan siyasi tavizler, adadaki milliyetçilik ateşini yeniden harladı.
Elbette koca bir ulusal uyanışı tek bir Hollywood yapımına bağlamak abartılı olur; ancak tam da bu siyasi yükseliş döneminde vizyona giren Cesur Yürek filminin, İskoçların unuttuğu o isyankar ruhu popüler kültürde nasıl kaşıdığını da es geçemeyiz.
