Mahallede bir abimiz var. Hani her mahallenin herkesi tanıyan, insanından hayvanına, kimin neye ihtiyacı olduğunu bilen, sokakta karşılaşınca mutlaka durup iki laf eden abilerden. 

Bizim mahallenin abisi de emekli maaşıyla geçiniyor; rastlaştığımızda hayat pahalılığından, ay sonunu getirmenin zorluğundan konuşuyoruz. Tabii laf, kaçınılmaz biçimde, 17 Eylül’den beri hepimizin ağzını açık bırakan, tedirgin eden, fon krizine geliyor. 

Malum, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fon tasfiye sürecine alınmış; 455 bini aşkın yatırımcıyı ve yaklaşık 800 milyar lirayı ilgilendiren devasa bir krizden söz ediyoruz. 

Bir noktada abimiz gayet sakin, “Ben de girdim, içeride param kaldı,” dedi.

Birkaç gün sonra annemdeyim. Kendisi memur emeklisi. Konu tabii ki yine fon krizi. Tepkisi aşağı yukarı şöyle:

 “Bu kadar insan nasıl para bulup bunlara yatırmış? Hani kimse geçinemiyordu? Millet açgözlü işte, herkes kolay para kazanma peşinde.” 

Üstelik annemin de çoğunluğu memur ve orta sınıftan oluşan çevresinde parasını bu fonlara yatıranlar var. Zira zaten anlaşıldığı kadarıyla bu yüksek riskli fonlara yatırım yapan yüz binlerce kişinin içinde, küçük birikimini değerlendirmeye çalışan ve özellikle son dönemde sisteme giren yatırımcılar da var.

Bir tarafta emekli maaşıyla yaşayan fon yatırımcısı komşumuz, diğer tarafta yine emekli maaşıyla yaşayan ve fon yatırımcısını açgözlü bulan annem. Ekonomist değilim ama bir sosyal bilimci için bundan daha verimli bir mahalle yürüyüşü ve aile ziyareti düşünmek zor. Çünkü bu küçük karşılaşma aslında fon krizinde beni asıl ilgilendiren soruyu özetliyor: 

İnsanlar gerçekten bir anda daha açgözlü ve kolay para düşkünü mü oldular, yoksa sıradan bir geleceğe ulaşmanın güvenli yolları daraldıkça daha büyük riskler almak makul mu görünmeye başladı? 

Bu yazıda biraz bunun peşinden gitmek istiyorum: Ekonomik güvencesizlik ve geleceksizlik hissi riski nasıl normalleştiriyor; kurumlara duyulan güven zayıfladığında güven nasıl biçim değiştirip güce yakınlığa taşınıyor?

Açgözlülük yakıştırmasını hak eden kim?

Konuştuğumuz şey birkaç uyanık ve açgözlü yatırımcıdan öte. Ekonomist Kerim Rota da özellikle son aylarda finansal okuryazarlığı düşük gençlerin ve küçük birikim sahiplerinin sisteme girdiğine dikkat çekiyor. Yaşananları temelde bir “denetim ve düzenleme eksikliği” krizi olarak tanımlıyor. 

Üstelik krizin kazananları ve kaybedenleri de eşit değil. Tartışmaların önemli bir kısmı, bazı fonlara henüz geniş yatırımcı kitlesine açılmadan önce giren ve olağanüstü değer artışlarından yararlanan erken dönem yatırımcıların kimlikleri üzerinde yoğunlaşıyor. 

Artık bu yatırımcıların bir kısmının kim olduğu, fondaki payları ve elde ettikleri kazançlar da biliniyor. MASAK raporuna göre TLY fonunun 2024 sonundaki yüzde 99,38’lik kısmı Tera Yatırım Menkul Değerler ve Tera Portföy Yönetimi’nin elindeydi; diğer yatırımcıların isimleri ve payları da rapora yansıdı. 

Bu fonun erken dönem yatırımcıları arasında iktidara yakın isimlerin de bulunduğu ortaya çıktı; bunlardan bazılarının isimleri ve elde ettikleri kazançlar kamuoyuna açıklandı.

Dolayısıyla “açgözlülük” yakıştırmasını hak eden bir grup siyasi ve finansal elit olduğu aşikar. Mahalledeki abimiz ve annemin arkadaşları gibi küçük birikimlerini bu fonlara yatıranlara gelince, onların kararlarını yalnızca bireysel açgözlülük ve kolay para motivasyonuyla açıklamak yerine, bu kararları hangi toplumsal koşullar içinde aldıklarına bakmak gerekiyor.

Yatırımcı profili zorunluluktan değişiyor

Burada yaklaşık 90 yıllık bir sosyoloji teorisinin hâlâ şaşırtıcı derecede işe yaradığını düşünüyorum. Amerikalı sosyolog Robert K. Merton, 1938’de yayımladığı “Toplumsal Yapı ve Anomi” makalesinde kabaca şunu söyler: Toplum bize yalnızca ne istememiz gerektiğini değil, bunlara nasıl ulaşmamız gerektiğini de öğretir. İyi bir işimiz olsun, başımızı sokacak bir ev alalım, birikim yapalım, çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakalım. Bunlara ulaşmanın makbul yolları da eğitim, çalışma ve tasarruf olarak sunulur.