Yakın zamanda Türkiye’de yıllardır faili meçhul olarak kalan bazı dosyaların yeniden ele alınacağını duyduk. Buna dair görüşmelere de tanıklık ettik. Şunu söylemeden geçemeyeceğim; ilk anda, benim kulağıma bu adaletle ilgili bir gelişme olarak gelmedi. Çünkü benim için “yeniden açılan dosya/soruşturma” ifadesinin karşılığı bambaşka:

Yitip giden bir hayat.

O hayatın etrafında kurulmuş başka hayatlar.

Ve yıllarca cevapsız bırakılmış sorular…

Bunları görmezden gelerek o dosyalara bakamazsınız.

Necip Hablemitoğlu öldürüldüğünde 18 Aralık 2002 idi. Onun öldürülmesine ilişkin soruşturma 15 yıl, dava ise 20 yıl sonra başlayabildi ve hâlâ devam ediyor. Bu süreci salt adaletin gecikmesi olarak değerlendiremeyiz. Çünkü hukukun işlemesi ve soruşturma için geçen zamanla yas tutan insanlar için geçen zaman bir olmuyor. Bir dosya yıllar sonra yeniden açılabilir. Deliller yeniden incelenebilir. Bazı tanıklar, o da eğer hâlâ yaşıyorlarsa, yeniden dinlenebilir. Ancak geride kalanlar 20-30 yıl önceki yerlerine dönemezler.

Çocuklar büyür. Anne babalar yaşlanır, hatta yaşamlarını kaybederler. Hayatlar yeniden kurulur. Aileler kayıpla yaşamayı öğrenmek için türlü yollar bulmuşken bir gün bir bakarsınız ki bir haber gelir, “Komisyonlar kurduk bu cinayetler aydınlatılacak” denir. Pek de iddialı, siyaseten de yüksek bir amaç(!), ancak acınız küllendiği yerden çıkıp bugününüzü kuşatıverir. Kaybettiğiniz umudu dürten, umutsuzca umutlandıran bir yere çekilirsiniz.

Yıllar sonra başlayan bir soruşturmanın bizde uyandırdığı duygu budur. Umutsuz bir umut, umutla korku, rahatlamayla öfke, heyecanla (başka bir sözcük bulabilsem heyecan demezdim, tuhaf, adsız bir kıpırdanma) hayal kırıklığından yorulmuş ruhumuzda bir güvensizlik; hepsi yan yana. Neden mi? Çünkü iki ihtimalle bakarsınız bu duruma; “Belki bu kez öğreneceğiz” ve “Yine hiçbir şey öğrenemezsek?”

Adaletin gecikmesinin duygusal bir bedeli var

Faili meçhul bir cinayette yalnızca sevdiğimiz insanı kaybetmiyoruz. Ne olduğunu bilme hakkımız elimizden alındığı gibi, failin kim olduğu ve yaşananın kamusal olarak tanınması da yıllarca karanlıkta kalıyor. Bu nedenle böyle kayıplarda belirsizlik, yasın çevresinde hakikatle bağımızı koparan kalın bir duvar örüyor. O duvarın ardında ölümün kesinliğini biliyoruz, ama ölümün etrafındaki hikâyeyi asla öğrenemiyoruz.