"Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım." 

Baba filminin bu en meşhur repliği, çoğu zaman siyasi sahnede de işler. Birine bir makam ve güç teklif edildiğinde bu kolay kolay reddedilemez. Hele ki bir ülkenin en yüksek koltuğu mevzubahis olduğunda genelde bunun lafı bile edilmez. Vakti gelen oturur. Bu yaz Macaristan'da yaşananlar ise tam aksinin de mümkün olduğunu kanıtladı.

Aralarında Rubik Küpü'nün mucidi Ernő Rubik'in de bulunduğu, Macaristan'ın bilim, kültür ve spor dünyasından 16 tanınmış isim, ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanı olarak Judit Polgár'ı önerdi. 

Yeni Başbakan Péter Magyar da bu öneriyi sahiplendi. Hemen ertesi gün, "Ülkemizin birliğe, barışa ve tüm Macarların gurur duyabileceği bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var," diyerek Polgár'la görüşeceğini açıkladı.

Polgár teklifi geri çevirdi: "Bölünmüş bir ulusu birleştirmenin tarihi sorumluluğunu üstlenecek yeterli gücü kendimde hissetmiyorum." 

Bu cevap şaşırtıcı gelebilir, ancak Polgár’ın karakterine pek aykırı değil. 50 yaşındaki satranç ustası, kariyeri boyunca kendisine biçilen rolleri de benzer şekilde sorguladı. Her iki cinsiyetin de eşit şartlarda boy ölçüşebileceği bir spor branşında kadın turnuvalarıyla sınırlanmayı reddetti, açık kategoride mücadele etti. Şimdi de bir devletin uzattığı makamı nazikçe geri çeviren Polgár'ı daha iyi tanımak için hikâyenin başına gidelim. 

Rejime meydan okuyan sistemin meyveleri

Ağaç yaş iken eğilir atasözünün hakkını veren bir ailesi var Polgár'ın. 1976’da Budapeşte’de, bazı kaynaklarda “deney” diye anılan iddialı bir eğitim projesinin içine doğan Polgár, üç kız kardeşin en küçüğüydü. Babası László, daha çocukları doğmadan şu fikre bağlanmıştı: Dahi doğulmaz, dahi yetiştirilir. 

Ona göre, erken yaşta tek bir alana sistemli biçimde ve sevgiyle yönlendirilen her çocuk olağanüstü sonuçlara ulaşabilirdi. Projenin nesnesi olarak satrancın seçilmesinde ekonomi de rol oynadı. Neticede 64 kareden oluşan bir tahta ve 32 adet taş yeterli. Saha, salon veya pahalı ekipmanlar yok. Hepsi bu kadar.

Fakat hikâye, "dâhi baba ve üç kızı" anlatısından ibaret değil. Zira öğretmen olan anneleri Klára da evdeki eğitimin temel sorumlusuydu. Kızlarının derslerini, yabancı dillerini ve gündelik çalışma düzenini üstlenirken Zsuzsa (Susan), Zsófia (Sofia) ve Judit'i düzenli biçimde okula göndermek yerine onlara evde eğitim verdi. Gerekli sınavlara ise dışarıdan giriyorlardı.