ABD’nin pek az yerini gördüm ama tesadüf işte, gördüğüm yerlerden biri de Smoky Mountains. Dumanlı Dağlar. Geçen günlerde aramızdan ayrılan Dolly Parton’ın memleketi. İlginç bir memleket bu; bildiğimiz, gördüğümüz, hayal ettiğimiz o Amerika değil bir defa. Hem nasıl olsun, kocaman bir ülke iki üç kalıba nasıl sığsın?

Yoksulların yurdu o dağlar. Yoksulların, muhafazakâr halkların… Dağlar dünyanın her yerinde muhafazakâr halklar mı barındırır acaba? Cevabını bilmiyorum ama dünyanın her dağında, düzde yaşayanlara göre daha yoksul insanlar yaşadığını biliyorum. ABD’de de öyle. Dolly Parton’ın doğup büyüdüğü dağlar hem yoksul hem belki biraz da bunun sonucu muhafazâkâr. Hâlâ. Trump’ın sureti her yerde. Kiliseler her yerde. Yol kenarı bilboardları İncil’den sözlerle dolu. Bazı ‘şakacı’ dükkânlarda hemen girişte uyarı levhaları: “Redneck bölgesine giriyorsunuz; bundan sonrası Amerikan bayrakları, silahlı vatandaşlar, Tanrı kelamı, country müzik ve kurutulmuş et… Devam edip etmemek size kalmış.”

Çocuklarla dağlarda dolaşırken, Dollywood’u da ziyaret etmiştik. Ya da Dollywood’u da görürüz diye dağlarda dolaşmıştık. Oraların ‘olayı’ Dollywood. Batılı söyleyişle, bir ‘tema’ park Dollywood; bir eğlence parkı. O büyük, o görkemli Amerikan ikonunun, Dolly Parton’ın kendi memleketinde kurduğu eğlence parkı. İçinde rollercoaster’ları, şekerlemeleri, gösterileri, gülmecesi, çılgınlıkları ve rehabilite edilen Amerikan kel kartallarıyla dev bir lunapark. Yine de ‘temapark’ ifadesini bir kenarda tutalım. Fena halde lazım çünkü. Bir Amerikan ‘tema’sından bahsetmek istiyorsak lazım. 

Konuyu yerine oturtalım evvela. Tema, bir eserin, etkinliğin ya da bu örnekte olduğu üzere bir mekânın etrafında kurulduğu ana konu, fikir ya da dünyaya denir. Dolly Parton’ın dünyası, onun ‘tema’sı, artık olmayan bir tema. Bu dev sanatçı ile beraber tarihe karışmasını bekleyebileceğimiz bir tema. “Bir zamanlar Dollywood’da” diyerek efkâr bastıracak bir tema.

Görünüşe aldanma

Şimdi soralım artık: Kimdir bu temanın sahibi? Dolly Parton kim sahiden? Ölümü neden Amerikalıları bu kadar üzdü? 

Uzaktan bakan gözler ve ezberci zihinler için; kabarık saçları, perukaları, iddialı makyajı, daha da iddialı mini etekleriyle ve her daim ışıltısıyla bir Amerikan starı, bir ‘aptal sarışın’, bir taşra barbie’si… Ama yakından baktığınızda bambaşka biri. İngilizcede “do not judge a book by its cover” denir. Bir kitabı kapağına bakıp yargılama… Bizdeki daha basit ve duru söyleyişle: Görünüşe aldanma. ‘Taşra Barbie’si [Backwoods Barbie] şarkısında tam da bunu diyor Parton: “Beni kapağıma bakıp yargılama, iyi bir kitabım ben.”

Bu iyi kitabın ‘içindekiler’ bölümünü hızlıca tarayalım. Hızlıca diyorum, zira çok uzun bir kitap. Evvela mesafe… Parton’ın aldığı mesafe çok fazla. Tennessee eyaleti, Smoky Mountains’da, 12 çocuklu yoksul bir ailenin dördüncüsü olarak başlıyor hayata. Diyelim ki Burdur’un, Kastamonu’nun ya da Malatya’nın bir dağ köyünde başlayıp benzersiz bir Amerikan ikonuna dönüşeceği bir yolculuğa çıkıyor. 60 yıllık bir müzik yolculuğu bu. Çoğunu kendi yazıp bestelediği üç binden fazla şarkı, 49 stüdyo albümü, iki düzineden fazla Altın ve Platin plak, 120 milyon dolarlık müzik katalogu, 450 milyon dolarlık bir servet, iki Oscar adaylığı, kurulan vakıflar, ‘Imagination Library’ başlığıyla maddi durumu olmayan çocuklara dağıtılan kitaplar…

Uzayıp gidiyor böyle. 

Gidiyor gitmesine de burada bir duralım. İtiraf zamanı. Bana bu yazıyı da yazdıran bir itiraf. Ben Dolly Parton’ı bugüne kadar, yani o ölene kadar, hakiki bir dikkatle dinlememişim. Daha geçen sene Dollywood’u gezerken bile. Kitabı, kapağına bakarak yargılamışım… Öyle ya, Bob Dylan var, Neil Young var, bin tane halk ozanı var; zihnimde bir de barbie kılıklı bir ozana yer yok. Tamam ‘Jolene’ diye bir şarkısı var biliyorum. ‘Dokuzdan Beşe’ filminde hem oynuyor hem söylüyor biliyorum, bir yandan bir gay ikonu olduğunu da şöyle böyle hatırlıyorum. Ama Whitney Houston’ın gümbür gümbür söylediği ‘I’ll Always Love You’nun meğer onun şarkısı olduğunu bilmiyormuşum! İtiraf ediyorum dedim ya…

Buraya kadar tamam ama yine de… Ne anlatıyor olabilir ki daha fazla?

Kadınlara, yoksullara, LGBT+’ya şarkılar

Şimdi birkaç gündür Parton şarkılarıyla yatıp kalkmışken rahatlıkla söyleyebilirim: Ne anlatmıyor ki…  

Yoksulları, mecburları, hâkir görülenleri, eşit sayılmayanları, kabul etmeyenleri, bedel ödeyenleri, özgürleşenleri, cesaret edenleri, itiraz edenleri ve isyankârları… Ama en çok da kadınları anlatıyor Parton. Kadınlara dair bu kadar dik konuşan, bu kadar kitabın ortasından konuşan, meseleleri hem sert hem de olabildiğince edebi, şiirsel bir şekilde ortaya koyan birini görmemiştim. Üstelik bunu bir defa, iki defa; ya da sadece birinci ikinci albümünde değil, altmış yıllık kariyerinde başından sonuna yapıyor. ‘Dumb Blonde’da aptal sarışın klişesini yıkıyor, ‘Just Because I’m A Woman’da kadınlar ve erkekler için ayrı işleyen ahlak standartlarına hücum ediyor, ‘The Bridge’de karnında çocuğuyla terk edilip intihara sürüklenen kadını resmediyor, ‘Backwoods Barbie’de “görünüşe aldanma” diyor. 

Bunlar az şarkı değil… Bunlar önemli şarkılar. Bunlar, Bob Dylan, Neil Young, Kenny Rogers gibi, Parton ile aynı dönemde müzik yapan Amerikan halk ozanlarının yapmadığı şarkılar. Daha açık söyleyeyim; bunlar erkek ozanların yapmalarının gerekmediği şarkılar. Mesele hep bu. Tarihin ne kadar doğru tarafında durursanız durun, hayat ihtiyaçlara, önceliklere göre yaşanıyor; kurduğunuz büyük cümleler de bunlara göre şekilleniyor.

Parton’ın gönlü geniş, itirazı ve sahiplenişi sadece kadınlar için değil. Şemsiyesinin altında herkese yer vardı. Herkesi ailesinden biri olarak gördü. Her zaman LGBT+ haklarını savundu; şarkılarında, demeçlerinde ve kendi yaşayışında bu haklar için de konuştu. Bugün Parton’ın arkasından dökülen gözyaşlarında bir gökkuşağı boşuna yansımıyor. 

fayn'a abone olun

Fayn’ın özgün haber dosyaları, araştırmaları ve görüş yazılarını okurlar mümkün kılıyor. Bizler işimizi severek ve layıkıyla yapmaya çalışıyoruz. Ancak sizler ücretli aboneliğe gönüllü olursanız sürdürebiliriz. Çünkü bağımsız yayıncılık bunu gerektirir. İkna olduysanız detaylar için sizi şuraya alalım.

İçeriden konuşan bir sanatçı

Bir de yoksulluk var tabii. Bildiği, tanıdığı yoksulluk. Şarkılarında yoksullar da var Parton’ın; bir de yoksullaşanlar… ‘Dokuzdan Beşe’nin şu sözlerine bir baksanıza mesela:

“Hayal kurmana izin verirler / Yıkılışını izle diye / Sen sadece bir basamaksın / Patronun merdiveninde / Evet, dokuzdan beşe / Tuzaklarına düştün işte /  Daha iyi bir hayat var / Bunu biliyorsun sen de / Zenginlerin oyunu bu / Adına ne dersen de / Sen ömrünü harcarsın / Cüzdanları dolsun diye”

Doğruya doğru, bu tür şarkıları sadece Dolly Parton yazmadı. Hatta daha güzelleri yazılmıştır illa ki… Daha toplumcu, daha ilerici damardan da söylenmiştir bu şarkılar. Ama koyu muhafazakâr Smoky Mountains’dan gelip zirveye tırmanan bu Amerikan ikonunun bir farkı var. Parton çok dindar, çok muhafazakâr bir yerden başlayıp, dindarlığı ve muhafazakârlığından vazgeçmeden anlatıyor bunları. Kendine benzeyen insanlara anlatıyor. Başkası anlatsa kapı pencere indirecek, konuşan hatibi katrana tüye bulayıp köyden dehleyecek ahali, “hem her önüne gelenle dilediğince yatan hem de evlenmek için bakire arayan” erkek çifte standardını, queer birey de “aynı Tanrı’nın çocuğu olduğundan” onu olduğu gibi kabul etme ihtiyacını, aşıların işe yaradığını, kapitalist patronun kurduğu sömürü çarkını ondan duyunca bir daha düşünüyor. Belki kızıyorlar. Belki değişiyorlar. Her halükârda, duyuyorlar. 

Buradan eleştirmek de mümkün onu. Okudukça görüyorum ki, parti siyaseti konusunda rengini belli etmemek onun her daim stratejisi olmuş. “Her iki kesimden dinleyenlerim var” demiş, “onları küstürmek istemiyorum” demiş. Bir yandan Trump’ın verdiği madalyayı almamış. Ama Biden’dan da almamış. Bir tek Hillary Clinton’a kadın kontenjanından torpil geçip desteklemiş. Partizan olmamak adına apolitik bir duruş… İşin ilginci, bu duruş onu bugün gerçekten herkes tarafından sevilen biri yapıyor. “Ben onunla büyüdüm” diyen insanlar, onun tarafından hiç yanıltılmış hissetmeyerek uğurluyor bugün onu.  

Bu mesele kafamı karıştırıyor. Ben sonuna kadar politik olmaktan yanayım ama hakkında okudukça Parton’ın durduğu yeri de anlıyorum. Yürekten onaylayamıyorum ama anlıyorum; toplumdaki işlevini de anlıyorum. Çünkü apolitik görünse de suya sabuna dokunmayan tiplerden esaslı bir farkı var. Milli manevi değerler edebiyatı yapmıyor; bu değerlere inandığı halde yapmıyor. Kadını, LGBT’yi, yoksulları her halükârda savunuyor. En azından bu başlıklar söz konusu olduğunda, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde konuşulmaz” deyip kenara çekilmiyor. Bu da önemli. 

Bazı insanlar öldüğünde…

Bu kadar laf edince… Biraz frene basayım. Neticede bu kadın bir hatip değil, bir rahip ya da siyasetçi de değil, bir sanatçı, hem de çok hayat dolu, matrak ve nevi şahsına münhasır bir sanatçı. On parmağında on marifet. Çalıyor söylüyor yazıyor besteliyor. Lafları gediğine oturtuyor. Sinir bozuyor, siniri bozuluyor, acı çekiyor, kendisiyle dalga geçiyor. Örneğin canını sıkan hemcinslerine yazdığı şarkılar da var. O meşhur ‘Jolene’de mesela, “sevgilimi ne olur elimden alma” diyor Jolene’e, yani kendisine rakip gördüğü kadına… ‘Jolene’ yalvaran bir şarkı aslında. Ama tek cephanesi bu değil Parton’ın. Çünkü ‘Jolene’in devamı gibi tınlayan ‘I Don’t Want to Throw Rice’da “ağzını burnunu kıracağım” demeye getiriyor. Sevgilisi elinden alındıktan sonra…

Tatlı bir eda bu. İsyan ederken de aman dilerken de hiza gözeten bir eda. Bunları yazdıkça hayıflanıyorum. Ben bu edayı, bu şarkıları nasıl kaçırmışım? Onu nasıl öldükten sonra tanımışım.

Yine de bir tesellim var.

Fransız gazetesi Libération’da onun ardından çıkan, Lelo Jimmy Batista ve Marie Klock imzalı ve bu yazıyla da aynı başlığı taşıyan yazı şöyle başlıyor: “Bazı insanların ölümü bir trajedi ya da büyük bir haksızlık gibi yaşanır. Bazılarındaysa ölüm güçlü bir antiseptik gibi çalışır: Bütün hikâyeleri arındırır, cümle rezilleri düze çıkarır. Bir de ölümün hiçbir şekilde hükmedemediği insanlar vardır. Hayattayken öyle yükseklere erişmiş, öylesine geniş bir varoluşa ulaşmışlardır ki ölüme onlar için bir formaliteden ibaret kalır. Bir son değil, durmadan uzayıp gidecek bir yolculuğun yalın bir aşamasıdır.”

Yazının girişinde bir temadan bahsetmiştim; işte o tema bu. Geniş bir varoluşa ulaşmak… O kadar büyük bir şemsiye ki altına herkes sığıyor. Hem de en olmadık yerde, aşırı Trumpçı, aşırı sağ, aşırı dindar yerlerde sığıyor. Onlar gelmesin denilenler de sığıyor, ıslanmayı kader görenler de sığıyor… Ama şemsiyeyi sapından tutmaktan hiç vazgeçmeyenler, hiç vazgeçmeyecekler, ne olursa olsun ıslanmayacaklar da sığıyor. Yine de “kimse ıslanmasın” teması bu. Bir zamanlar Dollywood’da dediğimizde aklımıza gelecek tema bu… Dolly Parton yaşar ama bu tema yaşar mı?

Her halükârda bu taşra Barbie’sinin, bu tuhaf ikonun, bu ilham makinesinin sözleri kulaklara küpe: 

“Hayal kurmana izin verirler / Yıkılışını izle diye / Sen sadece bir basamaksın / Patronun merdiveninde / çalış dokuzdan beşe / ama nasıl bir çile / ucu ucuna geçin / hep ver hiç alma bile / aklını kullanırlar / ama ödemezler hakkını / izin verirsen buna / döneceksin deliye.”

fayn'a abone olun

Türkiye'de nitelikli ve bağımsız gazetecilik ancak okuyucuların desteğiyle mümkün. Siz de şimdi Fayn abonesi olarak topluluk odaklı gazetecilik modelimizi destekleyin, tüm içeriklerimize sınırsız erişin ve abonelere özel topluluk etkinlikleri için davetiye alın. Abonelik seçeneklerini inceleyin.

Bağlantı kopyalandı!

Yazan:

Yenal Bilgici

Yenal Bilgici

Gazeteci, yazar, podcast yayıncısı. Aktüel, Newsweek, Hürriyet'te çalıştı. Nehir röportajlar ve araştırma kitapları kaleme aldı. Podcast'inde (Sıfır Sayı) konuşmayı, bloglarında yazmayı sever.