Dünyanın en güçlü devletleri yeni bir dünya savaşı çıkmasından endişeli. Ama aynı devletler silahlanmaya her geçen yıl daha fazla para harcıyor.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) verilerine göre küresel askerî harcamalar 2025'te 2,89 trilyon dolara ulaştı. Harcamalar son 10 yılda yüzde 41 arttı ve üst üste 11'inci kez rekor kırdı.
ABD'nin 2026 savunma bütçesi 1 trilyon doları aşıyor. Çin donanmasını büyütürken Rusya ve Ukrayna, Şubat 2022'de başlayan savaşın üzerinden geçen dört yılı aşkın süredir kaynaklarının önemli bir bölümünü savaşa ayırıyor. İkinci Dünya Savaşı'nın kaybedenleri Almanya ve Japonya da askerî harcamalarını artırıyor.

Her devlet kendi silahlanmasını savunma, karşı tarafın silahlanmasını ise tehdit olarak görüyor. Kimsenin büyük bir savaş istemediğini söylediği bir dünyada, herkes o savaşa hazırlanıyor.
Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (PRIO) verilerine göre 2025'te devletlerin taraf olduğu 65 silahlı çatışma kaydedildi. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülen en yüksek sayı.
Financial Times dış politika yazarı Gideon Rachman da 17 Ekim'de yayımladığı analizinde bu tabloya bakarak soruyor: Dünya, farkına varmadan Üçüncü Dünya Savaşı’na mı yaklaşıyor?
Bir savaş nasıl dünya savaşına dönüşür?
Rachman, analizinde Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden hemen önceki günleri hatırlatıyor.
Şubat 2022'de Münih Güvenlik Konferansı'na katılan Amerikan ve İngiliz yetkililer, Rusya'nın saldırıya hazırlandığından neredeyse emindi. Buna rağmen bazı Avrupalı siyasetçiler böyle bir savaşın gerçekten başlayacağına inanmakta zorlanıyordu.
Dört gün sonra Rus tankları Ukrayna'ya girdi.
Bugün de dünya liderleri olası bir büyük savaştan söz ediyor. Rusya Ukrayna'da savaşırken ABD ve İsrail İran’a saldırdı. Çin, Tayvan üzerindeki askeri baskısını artırıyor.
Avrupa ülkeleri de Rusya'yla olası bir çatışmaya hazırlanıyor.

Rachman, devletlerin birbirlerinin niyetlerini yanlış hesaplamasından endişeli.
Çin, Tayvan'a saldırdığında ABD'nin müdahale etmeyeceğini düşünürse ne olur? Ya da Rusya, NATO üyesi bir ülkeye yönelik sınırlı bir saldırının karşılıksız kalacağına inanırsa?
Bu soruların yanıtı Washington'ın verdiği sözlere ne kadar bağlı kalacağıyla da ilgili.
Trump'ın NATO müttefikleriyle ilişkileri, Avrupa'nın ABD'nin güvenlik garantilerine duyduğu güveni sarstı. Grönland üzerindeki taleplerini sonunda elde etse de bu süreçte yaptıkları, Washington'ın kendi müttefikleri için bile bir tehdit oluşturabileceğinin örneklerinden sadece biri.

1914'te de herkes savaş istemediğini söylüyordu
Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcı denildiğinde akla genellikle Saraybosna Suikastı gelir.
28 Haziran 1914'te Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand öldürüldü. Bir ay sonra Avusturya-Macaristan, Sırbistan'a savaş ilan etti.
Ancak Avrupa'nın savaşa sürüklenmesinin nedeni bu suikast değildi. Kıta yıllardır silahlanıyordu. Büyük devletler sömürgeler, ticaret yolları ve siyasi nüfuz için rekabet ediyordu. İttifaklar kurulmuş, olası bir savaşın tarafları büyük ölçüde belirlenmişti.
Suikast, biriken gerilimi savaşa dönüştüren kıvılcım oldu.
Avusturya-Macaristan, Almanya'nın desteğine güvenerek Sırbistan'a karşı harekete geçti. Rusya Sırbistan'ı destekledi. Almanya, Belçika üzerinden Fransa'ya saldırınca Britanya da savaşa girdi.
Avrupa'nın bir köşesinde başlayan kriz, birkaç hafta içinde bütün dünyaya yayıldı.
1939'da başlayan İkinci Dünya Savaşı'nda da yanlış hesaplamalar belirleyiciydi.
Hitler, 1938'de Avusturya'yı ilhak etmiş, ardından Çekoslovakya'nın Südet bölgesini ele geçirmişti. Britanya ve Fransa, savaştan kaçınmak için bu hamlelere karşı askerî müdahalede bulunmadı. Hitler, Polonya'yı işgal ettiğinde de iki ülkenin geri adım atacağını düşündü. Ancak bu kez Britanya ve Fransa, Polonya'ya verdikleri güvenlik güvencesini yerine getirerek Almanya'ya savaş ilan etti.
İki savaşın nedenleri birbirinden farklı.
Ancak her ikisinde de liderler, karşılarındaki devletlerin savaşa girmeyeceğini düşündü. Yanıldıklarını anladıklarındaysa bölgesel krizler çok daha büyük savaşlara dönüşmüştü bile.
Dünya savaşı kimin için, ne zaman başlıyor?
Üçüncü Dünya Savaşı'nın başladığına dair henüz somut bir işaret yok.
Bir savaşın dünya savaşı sayılması için büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmesi ve çatışmaların birden fazla kıtaya yayılması gerekiyor.
Ancak bu tanım, savaşın dünyanın farklı bölgelerinde çok daha önce başlamış olabileceğini gözden kaçırıyor. 20. yüzyıl tarihi de bunun örnekleri ile dolu.
İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç tarihi genellikle 1 Eylül 1939 olarak kabul edilir. Yani Nazi Almanyası'nın Polonya'yı işgal ettiği gün.
Oysa Japonya, 1931'de Mançurya'yı işgal etmiş,1937'de ise Çin'e karşı geniş çaplı bir savaş başlatmıştı. Almanya Polonya'ya saldırdığında Çin'de milyonlarca insan yıllardır savaşın içindeydi.
1947-1991 yılları arasındaki Soğuk Savaş döneminde de ABD ile Sovyetler Birliği doğrudan savaşmadı. Nükleer silahların yarattığı karşılıklı yıkım korkusu, iki ülkeyi savaşa girmekten alıkoydu.
Ancak Kore, Vietnam, Afganistan ve Angola gibi ülkelerdeki savaşlarda milyonlarca insan öldü. Washington ve Moskova bu savaşlarda farklı tarafları destekledi, silah gönderdi ve askerî müdahalelerde bulundu. Büyük güçlerin doğrudan savaşmaması, dünyanın geri kalanında barış olduğu anlamına gelmiyordu. Bugünkü dünya savaşı tartışmasında da benzer bir durum var.
Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sürüyor. Gazze'de ateşkese rağmen Filistinliler ölmeye devam ediyor. Sudan'da milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda. Yemen'deki uzun savaşın yanı sıra ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş da Ortadoğu'yu sarsıyor.
Milyonlarca insan için savaş günlük hayatın kendisi.
Savaşın kendisi değilse de sonuçları küreselleşti
Yine de bugünkü savaşların dikkat çekici bir özelliği var. Farklı bölgelerdeki çatışmalar, askerî ve ekonomik ilişkiler üzerinden birbirine bağlanıyor. Bir cephede yaşananlar, binlerce kilometre uzaktaki başka bir savaşın seyrini değiştirebiliyor.
Rusya, Ukrayna’da İran tasarımı insansız hava araçları kullanıyor. Kuzey Kore askerleri Rus ordusunun yanında savaşıyor. Çin’le ticaret ise Moskova’nın Batı yaptırımlarına dayanmasını kolaylaştırıyor.
Ukrayna, Rus insansız hava araçlarına karşı geliştirdiği savunma deneyimini Körfez ülkeleriyle paylaşıyor, İsrail’le diplomatik ilişkilerini de güçlendiriyor. Ukrayna’nın sahada edindiği deneyim, İran saldırılarına karşı yürütülen savunma çalışmalarında kullanılıyor.
ABD’nin de Ortadoğu’ya gönderdiği hava savunma sistemleri ve mühimmat, Ukrayna’ya sağlayabileceği desteği sınırlıyor. Washington bir yandan da Pasifik’te Çin’le rekabetini sürdürüyor.
Savaşların etkisi ticarette de görülüyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, küresel petrol ve doğalgaz sevkiyatını aksatıyor.

Hürmüz’deki kriz, Kızıldeniz’in girişindeki Babülmendep Boğazı’nın önemini artırıyor. Suudi Arabistan petrol ihracatını Kızıldeniz kıyısındaki limanlarına yönlendiriyor. Ancak Yemen’in önemli bir bölümünü kontrol eden İran destekli Husiler de bu güzergâhtaki deniz taşımacılığını tehdit ediyor.

Farklı nedenlerle başlayan bu savaşlarda giderek daha fazla ülke rol alıyor. Silah ve mühimmat desteğinden ticaret yollarına kadar pek çok konuda, bir bölgede alınan karar başka bir bölgedeki çatışmanın seyrini etkiliyor.
Dünya düzenini kim bozuyor?
Rachman’a göre dünya savaşı ihtimalinin yeniden konuşulmasının nedenlerinden biri, ABD’nin küresel üstünlüğünün zayıflaması.
ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Kanada ve Japonya’nınyer aldığı G7, Soğuk Savaş’ın sonunda dünya ekonomisinin yaklaşık üçte ikisini oluşturuyordu. 2022’de bu oran yüzde 43’e geriledi. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın askerî hamleleri, Washington’ın uzun yıllardır alıştığı güç dengesini değiştirdi.
Ancak dünya düzenindeki krizi yalnızca ABD’nin gücünü kaybetmesi ve rakiplerinin yükselişiyle açıklamak mümkün değil. Washington da küresel üstünlüğünü korumak için askerî gücünü defalarca kullandı. Afganistan ve Irak işgallerinden Suriye’deki askerî operasyonlarına ve İran’a yönelik saldırılarına kadar pek çok kez uluslararası hukuku ihlal etti.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım da güçlü devletlerin uluslararası hukuku ne kadar kolay hiçe sayabildiğini gösteriyor.
Kuralları uygulaması beklenen devletler bu kuralları çiğnediğinde, uluslararası hukukun savaşları önleme gücü zayıflıyor.
Barışın yerini ne alıyor?
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Eylül 2025’te Avrupa’nın güvenlik ortamını şu sözlerle tarif etmişti:
“Savaşta değiliz ama artık barış içinde de değiliz.”
Dünyanın pek çok yerinde yaşayan insanlar için bu belirsizlik yeni değil. Ukrayna, Gazze ve Sudan’da savaşlar sürerken büyük güçler silahlanıyor, uluslararası hukuk giderek zayıflıyor. Mevcut savaşların nasıl sona ereceği konusunda ise ortak bir irade ortaya çıkmıyor.
Tarih, büyük savaşların bazen devletlerin birbirlerinin niyetlerini yanlış hesaplamasıyla başladığını gösteriyor. Bugün Tayvan’da veya Doğu Avrupa’da yaşanacak bir kriz de benzer bir sonuç doğurabilir.
Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkıp çıkmayacağı belirsiz. Ancak büyük güçlerin doğrudan savaşmaması, dünyanın geri kalanının barış içinde olduğu anlamına gelmiyor.




