Terapi sürecinin hem ağır hem hafifleştirici döngüsüne girenler ya da bir şekilde kendi kendinin terapistliğine soyunanlar bilir: İnsanın aslında kim olduğunu anlaması, hangi tercihinin gerçekten kendine ait, istiyorum dediklerinin kaçının samimi olduğunu fark etmesi zor bir süreçtir.
Ortada yıllar yılı inşa ettiğiniz, kendiniz sandığınız bir “ben” vardır ama onun aslında kim olduğunu görmek bazen şaşırtıcıdır. Kendi karakteriniz, nitelikleriniz ve arzularınızdan değil de başkalarının sizden beklediklerinden menkul bir “yaratık”tır adeta o.
Gün sonunda bu fark ediş elinizde az sayıda seçenek bırakır. Ya o yaratığa boyun eğip onun istekleri doğrultusunda “aman ağzımızın tadı bozulmasın” diyerek yola devam etmek ya da o yaratıkla savaşma cesareti göstermek…
Hangisini seçeceğinizin kararı konusunda ise sizden başka kimseye söz düşmez. Ama farkındalık için işaretler, uyarılar, “şunu hiç düşündün mü” cinsinden sorular iyidir.
Bu hafta kaç kişiye “hayır” diyebildiniz mesela? Aslında hiç kafanız kaldırmadığı halde birinin ayrılık acısının tüm detaylarını dinlediniz mi? Kapasitenizin üstünde olmasına rağmen kaç duruma “ben hallederim” dediniz? Bunların hangilerini gerçekten isteyerek, hangilerini “durumu idareten” yaptınız?
Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda hep tatsızlık çıkmasın diye uğraştığınızı görüyorsanız, belki de bir “people pleaser”sınız.
People pleasing, Türkçeye insanları memnun etme olarak çevriliyor ama ardında başkalarını taltif etmekten öte bambaşka psikolojik süreçler yatıyor.
“People pleaser” olmak ne demek?
Bir people pleaser’ın en önemli motivasyonu, başkalarının onun hakkında ne düşündüğüdür.
Arkadaşının beğenisi, ebeveyninin onayı, patronunun takdiri derken maddeler uzayıp gider ama kendi istekleri ve ihtiyaçları genellikle bu listeye ucundan kıyısından bile giremez.
Eleştirilmek ve beğenilmemek, onların bir nevi kâbusu.
Bunun önüne geçmek için takındıkları mükemmeliyetçilik zırhı, onları hep yüksek standartlar peşinde koşturur. İnce eleyip sık dokurlar; armudun sapına, üzümün çöpüne takılırlar.
Kendilerine koydukları kocaman hedefler tutmuş ve bekledikleri onayı almışlarsa, amenna. Ama ola ki senaryo tersine gerçekleşmişse, başkalarına iğne batırırken kendilerine çuvaldız batırmaktan hiç çekinmezler.
Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek
Çevrenizde “ne kadar da uyumlu biri” diye tanıdığınız biri varsa people pleaser olma ihtimali yüksek olabilir.
Gerçekten sorun etmediklerinden değil, onlar aslında çatışma ve anlaşmazlıktan kaçmaya meyillidir.
İç dünyaları çalkalansa, içten içe hissettikleri öfke, kıskançlık, korku, kırılganlık duyguları “beni duy” diyerek feryat etse de onlar kulak tıkar.
Kendilerini, başkalarına karşı hep güçlü ve kontrollü görünmek zorunda hissederler. Sınırlarını korumak için hayır demek ya da bir konuda tartışmaya girmektense her şey yolunda izlenimi vermek onlar için yeğdir.
Tartışmanın sonunda kaybetmek de var tabii. Onlar için kaybetmek, olasılıkların en beteridir.
Sonunda da kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek, kaçınılmaz olur.
Ayna ayna, söyle bana, bu hangimizin benliği?
Pek çok şeyde olduğu gibi başkalarını memnun etme güdüsüyle hareket etme eğiliminin de kökenlerinden biri, erken dönem çocukluk, hatta bebeklik olabilir.
Psikanalist Donald Winnicott’un teorisine göre bebekler, kendilerine bakım verenlerin açlık, ihtiyaç, öfke, acı gibi durumları yönetip yönetmeme kapasitelerini sezgisel olarak algılayabilirler.
Bu kapasiteye karşı bir güven hissedilmemiş, sevgi ve bakım şartlı olarak alınmışsa, bebek ya da çocuk için uyum sağlamak, var olmanın ötesine geçer. Winnicott bu durumu “sahte benlik” kavramıyla açıklıyor.
Ve belli ki bir hayatta kalma stratejisi olarak çok erken dönemlerde yaratılan bu sahte benlik, onaydan mahrum kalmamak için kendinden taviz vermenin kapısını aralıyor.
İyi kız sendromu
People pleaser olmak kadınlara has bir durumdur dersek, genellemede ileri gitmiş oluruz. Fakat çatışmadan kaçan, durumu idare etmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarını geri plana atan kadınların sayısının hayli fazla olduğunu söylemekte bir sakınca yok.
Psikolojide bu durum, “iyi kız sendromu” olarak adlandırılıyor. Zira pek çok kız çocuğu, yetiştirilme dönemlerinde “iyi kız” olması yönünde yüreklendirilerek büyütülüyor.
Özellikle ataerkil toplumlarda kız çocuklarından, uyumlu, itaatkâr, nazik ve fedakâr olmaları bekleniyor. Bu beklentiyi içselleştirmiş çocuklar, aileyi bir arada tutmak ya da sessiz olup başkalarını kızdırmamak için uğraş veriyor.
Ya da anne-baba arasında çatışma varsa, iyi kız olarak aileyi yatıştıran bir role bürünmek, annenin duygusal yükünü hafifletmeye çalışarak kendini garantilemek…
Yani aslında onca dert varken bir sorun daha yaratan olmamak onların derdi.
Bu motivasyonla büyüyen çocuklar, ilerde adeta daha sorun çıkmadan kokusunu alacak ve herkesi yumuşatacak kadar “profesyonelleşiyor”.
Kadınların sezgileri güçlüdür denir ya, yani belki de öyle olduğundan değil de olmak zorunda kaldığındandır, kim bilir?
Başkalarını memnun etmekten kendini memnun etmeye
People pleaser’lar, iyi kızlar, içine atanlar, herkesi yumuşatanlar, “el iyisi” olanlar…
Adına ne derseniz deyin, başkalarını memnun etmek için kendini yok sayanlar, eninde sonunda ruhsal ve fiziksel olarak tükenmişlik yaşar.
Onları sömürmeye çalışan manipülatifler, kendi sorumluluğunu başkasına yıkmakta mahir asalaklar da cabası…
Bunları fark ettiğinizde imkanlar dahilinde bir profesyonelden yardım almak en iyisi. Şartların elvermediği hallerde ise iş başa düşüyor.
“Ben gerçekte kimim, nelerden hoşlanırım?” diye sormak, buna bir cevap bulamasanız da kendinize yüklenmemek gerek.
Cılız da olsa duyabildiğiniz seslere kulak verin. Yine olmazsa, bedeninize iyi bakarak öz şefkat geliştirmek de bir yöntem.
Bir hafta boyunca sağlıklı yemekler yemek, hamamsa hamam, masajsa masaj, vücudunuzu rahatlatacak bir alan yaratmak… Neyin size iyi geleceğini en iyi siz bilirsiniz.
Bilmiyorsanız da dert değil, sora sora Bağdat bulunur.
Bağdat’ı bulmak mı daha zor, yoksa gerçek kendini mi derseniz, ikinciyi seçerim. Ama yöntem ortak: soru sormak.
“Ben kimim, neyim ve neyi isterim?”