“Her gün hepimizin bir şeyler yağmaladığı ve her gün hepimizin bir şeylerinin yağmalandığı bir şehrin öyküsüdür bu.” Adnan Özyalçıner’in bu temel çelişki üzerine kurulu öykülerini topladığı Yağma bundan tam elli beş yıl önce, 1971 yılında yayımlanmıştı. Yazarın öyküleri sadece bir şehri değil aslında koca bir ülkeyi işaret ediyordu. Ekonomik, toplumsal, ahlaksal yağmanın üzerine katbekat koyduğumuz bu günlerde 2026 Erdal Öz Edebiyat Ödülleri açıklandı. Ve ne kadar manalı ki Onur Ödülü Adnan Özyalçıner’e verildi. Edebiyatımızın dönüşümündeki yerleri yadsınamaz 50 Kuşağı’nın yazarlarından Özyalçıner, ekim ayı sonunda ödülünü alacak, ancak bu ülkede ne çıkmazlar panayırı ne de yağma tükeneceğe benziyor.

Adnan Özyalçıner, kentlerin bilhassa İstanbul’un eşitsiz düzenini, çelişkilerini altmış yılı aşkındır yazıyor. O, görünmezliği ile yaşayamazlığı bugün artık birbirine perçinlenmiş insanların yazarı. Kentlerin partal göğü altında “her gün biraz daha kararıp incecik çatırtılarla gitgide çukura doğru yatan evler”de yaşayanların yazarı. Bir de “kırpık sesli” horozların, başıboş köpeklerin… Ve onun yerinden edilen kestaneci karakterinin yazgısını artık neredeyse kentte yaşayanların çoğu paylaşıyor.

Madem Yağma’yı anarak başladım bu yazıya, kitaptaki özellikle bir öyküyü hatırlamadan/hatırlatmadan/keşfettirmeden olmaz. Albenili açılış sahnesine rağmen daha en baştan acısı tüten bir hikâye ‘Mis Gibi Anadol’. Yazarın atmosferi anlatışı, detayları veriş biçimi gerçeğin simgelere yaslanarak gösterileceğinin haberini veriyor. Ama bu bir Adnan Özyalçıner öyküsü olduğu için buz gibi gerçekler eninde sonunda karşımızda olacak elbette.