Türkiye’de yaşanan okul saldırıları, kamuoyunun gündeminde tanıdık bir refleksle tartışıldı; fail kimdir, ailesi nasıldır, güvenlik önlemleri neden yetersizdir, cezalar ne olacaktır, şiddetin kökeni nerededir? Bu sorular gerekli olmakla birlikte, eksiktir. Çünkü bu tartışma biçimi, gözümüzün önünde duran en kırılgan gerçeği arka plana iter; okula gitmeye devam eden, sınıfta oturan, arkadaşını kaybeden, saldırılara tanık olan çocukların yaşadığı kayıp ve yas...
Toplum yas tutmayı bir ölçüde bilir; ama çocukların yasını görmeyi bilmez. Çünkü çocukların yasına bakmak, yalnızca bireysel bir acıyla değil, aynı zamanda bu acının ortaya çıktığı düzenle yüzleşmeyi gerektirir. Bütün bunları, Türkiye’de çocukluğun en çok yüceltildiği günlerden birinin eşiğinde düşünmek, bu nedenle daha da ağır.
23 Nisan’ı her yıl çocuklara armağan edilmiş bir gün olarak kutluyoruz. Onları kürsülere, makamlara çıkarıp ezberletilmiş büyümüş de küçülmüş cümleler söyletiyoruz, söz verip, alkışlıyoruz. Ancak aynı çocukların korkusunu, kaybını ve yasını duymuyoruz.
Çocuğu yalnızca bayramlarda hatırlayan, ama yasını görmeyen bir toplum; çocukluğu koruyamaz. Onu simgeleştirir, yüceltir ve tam da bu yüzden yalnız bırakır. Bir çocuğun yasına bakmak, sadece acısını görmek değildir. O acının neden ve nasıl ortaya çıktığını kabul etmek ve sorumluluk almaktır.
