Aşkı bulduğumuzu düşündüğümüzde bulduk sandığımız şey aslında nedir?
Bizi her şeyiyle tamamlayan ruh eşimiz, huyu huyumuza, suyu suyumuza uyan bir dengimiz mi? O zamana kadar kaçtığımız, kınadığımız, korktuğumuz ne varsa ondan fersah fersah uzaklardaki bir güvenli liman mı?
Yoksa tam tersine, her zaman toz pembe şeyler olmasa da alışkın olduğumuz bir şeyler sezdiğimiz için mi karşı tarafa çekiliriz?
Birçok insan hayatının bir noktasında aynı soruyla karşılaşır: Neden hep benzer insanlara âşık oluyorum? Farklı yüzler, farklı hikâyeler… Ama ilişkilerde yaşanan duygular ve sorunlar sanki hep birbirine benzer.
Çünkü insanlar aşkı bulduklarını düşünseler de aslında “tanıdık” olanı seçer. İnsan zihni, doğası gereği, bilinmeyene kıyasla bilineni tercih etmeye daha yatkındır.
Peki nedir bu tanıdık olan? Bir kere alıştık diye ondan kaçış yok mudur?
Yabancı bir mutluluk mu, tanıdık bir acı mı?
Arka bahçemiz, çocukluğumuz. Hepimiz büyürken belirli bir atmosfere maruz kalıyoruz.
Kimimiz sevginin, güvenin, sağlıklı sınırların ve öngörülebilirliğin olduğu evlerde büyüyor. Kimimizin payına sevgisizliğin, güvensizliğin, kaosun ya da şiddetin olduğu ortamlar düşüyor.
Seçme şansımızın olmadığı o atmosfer çocukken göğsümüze öyle bir doluyor ki içerdiği her şeyle birlikte bizim için tanıdık olanın ta kendisi haline geliyor. Yetişkin olduğumuzda da çoğu zaman aynı havayı, kokuyu, sesi, hissi deneyimleyebileceğimiz ilişkilere çekiliyoruz.
