George Orwell, 1946 yılında yazdığı, bugün hâlâ çok okunan denemelerinden birinde en sevdiği bardan bahseder. Barın ismi daha en baştan çarpar: “Su Altında Ay” (The Moon Under Water).

Londra’nın ara sokaklarından birindeki, her akşam aynı sandalyeye oturan müdavimleriyle, mimarisi ve aksesuarlarıyla Viktoryen tarzdaki mekânı uzun uzadıya anlatır Orwell. Kış aylarında içindeki iki şöminenin çıtır çıtır yandığı, ailelerin rahatça geldiği, çocukların bahçesinde oynayabildiği, fıçı siyah biranın eksik olmadığı, oda oda yapısı, anaç barmaidleri ve ucuz yemekleriyle eşsiz bir yerdir burası.

Orwell, böylelikle kusursuz bir pub’ta olması gerekenleri sıralar. Sahte tavan kirişlerinin, meşe süsü verilmiş plastik panellerin olmadığı, modern çirkinliklerden azade Su Altında Ay’da tüm müşteriler isimleriyle tanınır, rahatça konuşulan bir sessizlikte muhabbetin dibine vurulur. Aspirin bile satılan bu pub’ın en güzel yanıysa bahçesidir. Çınar ağaçlarının altındaki küçük masaların etrafında demir sandalyeler, bahçenin en güzel köşesinde çocuklar için salıncaklar ve kaydırak, bebek arabalarının sıra sıra dizilebildiği bir alan vardır. Babanın tek başına dışarı çıktığı, annenin çocuklarla evde kaldığı düzen çok uzaktadır.

Derken Orwell, sezgileri güçlü, gözü açık okurların çoktan fark etmiş olduğunu söylediği bir gerçeği açık eder: “Su Altında Ay diye bir yer yok.”