Çocukluğuma kokusu sinen anılardan biriydi, dedemin büyük bir titizlikle pişirdiği vişne peltesi. O zamanlar vişne çekirdeklerini çıkaracak havalı araç gereçler yoktu. Pelte hazırlanırken mutfak batar; anneannem dedeme veryansın ederdi. Göz alıcı rengini belli eden billur kristal kadehlerde soğumaya bırakılan tatlının ne mayhoş tadını ne de saatlerce ağır ateşte kaynarken vişnelerin evi saran kokusunu unutmak mümkündü.

Bebek beklerken bir sabah o vişne peltesinin hayaliyle uyandım. Aile büyüklerimi ziyarete gidecektim o gün. Dedemle konuşurken, kendisinden o meşhur tatlının tarifini istedim. “Ben hayatımda hiç vişne peltesi yapmadım ki!” dediğinde, önce şaka yapıyor zannettim. Ama ısrarla aynı cevabı verince fazla üstelemedim. Sanki dedem o an çocukluğumun fotoğraf karesinden bile isteye çıkıvermiş, beni hatıralarımla yapayalnız bırakmıştı. Bugün çocukça bulduğum bir tepkiyle, benim için bu kadar kıymetli olan bir anıyı hatırlamamasına içerlemiştim. 

Bu olaydan birkaç hafta sonra bu kez ailece yemeğe çıktık. Menüye göz gezdirdikten sonra anneannemin kulağına eğilip “Müjgan, ben köfte sever miyim?” dediğini duyduğumda karın boşluğuma bir yumruk yemiş gibi hissettim. İnsan neyi sevdiğini dahi unutabilir miydi? Bu kez öfkemin yerini derin bir şefkat almıştı.

O zamanlar Alzheimer hastalığı konusunda bugünkü kadar bilinçli değildik. Yaşlanıp hafızası zayıflayanlara “Bunadı artık” deyip geçilirdi. Oysa dedemin işitme kaybını takiben başlayan demansının seyri belli ki hızlı ilerliyordu. Neyse ki yalnız değildi. Evi çekip çeviren anneannem vardı. Anlattığım olaydan kısa bir süre sonra, kimseye ağırlık vermeden, kuş gibi aramızdan ayrıldı. Yıllar sonra başrollerini Olivia Colman ve Anthony Hopkins’in oynadığı Baba (The Father, 2020) filmini seyrettiğimde tüm o anılarım yeniden canlanacaktı.

Film, Anne’in (Colman) Alzheimer hastası olan babası Anthony’yi (Hopkins) durumunun kötüleşmesi üzerine bakımevine yerleştirme sürecini işliyor. Anne, bir taraftan babasına güvenli bir ortam sunmaya çalışırken, elinden kayıp gitmesini izlediği babasının adeta yaşarken ölümünü kabullenmek zorunda kalışının yarattığı yasla mücadele ediyor. Olay örgüsünde aynı diyalogun farklı mekân ve karakterler arasında tekrar ettiği film, dış dünyanın demanslı bir bireyin gözünden nasıl algılandığına da ışık tutuyor. İzleyiciyi Alzheimer’ın hastada yol açtığı kaygı, öfke ve kedere ortak ediyor. Filmin sonunda, Anthony güvende olacağı bir bakımevine kavuşuyor. Türkiye’de ise ileri safha Alzheimer hastalığıyla mücadele eden aileler için seçenekler oldukça sınırlı.

Bakım yükü kadının üzerinde

21 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Günü. Alzheimer, hafıza kaybı, konuşma ve düşünme yetilerinin azalmasıyla ortaya çıkan, toplumun hemen her kesimini etkileyen, hastayla birlikte tüm ailenin yaşamını değiştiren ve uzun yıllara yayılan nörolojik bir hastalık. Tıptaki gelişmeler sayesinde hastalığın erken teşhisi mümkün. Ancak henüz kesin bir tedavisi yok.