Geçen yıl yetmiş bin kişiyi salonlara toplayan Filmekimi, yazın bitimiyle birlikte şehre geri döndü.

Ekim demek, biraz da festival telaşı demek.

Salon kapılarındaki o tanıdık, hafif ıslak ve bol kahveli kalabalıklar yeniden toplanıyor.

Biletler 2 Ekim’de satışta.

Yani ekran başında F5 çökertme, sistemle inatlaşma ve günün sonunda boş koltuklara bakıp iç geçirme rutini ufukta göründü.

Program ise yine Cannes'dan ve Venedik’ten sıcağı sıcağına gelen, yılın en çok konuşulacak filmleriyle dolu.

Nerelerdeyiz?

Önce salon rotasını bir netleştirelim. İstanbul'daki hatta değişen pek bir şey yok.

Dünyanın en iyi 100 sineması arasında gösterilen İstiklal Caddesi'ndeki Atlas 1948 ve Bahariye'deki Kadıköy Sineması, her zaman olduğu gibi festivalin merkez üsleri. Anadolu yakasındaki film koşturmacasında Kadıköy Sineması'na bu sene de Paribu Art eşlik ediyor.

Avrupa yakasının diğer ucunda ise City’s CINEWAM Nişantaşı geleneği bozmayarak gösterimlere devam ediyor. Kısacası Atlas'tan çıkıp City's'e yetişme telaşı ya da vapura atlayıp Kadıköy'deki akşam seansına kan ter içinde koşma rutinine bu sene de devam. İstanbul'daki bu maraton 9-18 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek.

Geçen yıl İstanbul'un yanı sıra Ankara, Eskişehir ve İzmir'e uğrayan rota, bu yıl ufak bir güncellemeyle yola devam ediyor.

Başkentte 15-18 Ekim tarihlerinde Ankara Kızılay Büyülü Fener perdesini açarken, İzmir ve bu senenin yeni durağı Mersin 22-25 Ekim tarihlerinde devrede olacak. İzmir'de Paribu Cineverse MaviBahçe, Mersin'de ise Paribu Cineverse Forum Mersin sinemaseverleri ağırlayacak.

Küçük ama hayati bir not düşelim: Bir seanstan diğerine nefes nefese koşarken işin görünmez tarafını atlamamak gerek. O kalabalığı yöneten, telsiz trafiğini çekip kapıda bilet okutan saha çalışanları, aslında koca bir festival operasyonunu ayakta tutan yegane kolonlar. 

Günde on iki saat salonun ve kalabalığın kahrını çeken, bitmek bilmeyen prodüksiyon telaşını sırtlayan ekibe salona girerken basit bir "kolay gelsin" demek, bu işin yazılı olmayan ama en mühim kuralı.

Neler izliyoruz?

Bu sene programda yıldız yönetmenler geçidi var.

Vitrinin en parlak köşesinde elbette Cannes'dan Altın Palmiye ödülüyle dönen Fjord duruyor. Gerçek bir hikayeden yola çıkan film, Romanya'dan kalkıp Norveç'in ücra bir fiyort köyüne yerleşen bir çifti merkeze alıyor.

Kültür çatışmasını ve bitmek bilmeyen önyargıları fiyortların buz gibi atmosferinde anlatan film, usta yönetmen Cristian Mungiu’ya 2007'deki 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün’den sonra ikinci Altın Palmiye'sini getirdi. Başrollerde The Apprentice'te Donald Trump'ı oynadığından beri radarımızdan çıkmayan Sebastian Stan ile İskandinav sinemasının uğurlu tılsımı Renate Reinsve karşılıklı döktürüyor. Apoleti ve kopardığı gürültü sağ olsun, muhtemelen biletleri ilk birkaç dakika içinde yok satacak.

Venedik Film Festivali’nden ayağının tozuyla programa inen Primetime da bir diğer ağır top. Son dönemde adeta her saniye ekranda Robert Pattinson izliyormuşuz gibi bir his var ama dürüst olalım, kimsenin halinden pek şikayeti yok.

Pattinson bu filmde, tacizcileri suçüstü yakalayan 2004 yapımı meşhur NBC şovu To Catch a Predator’ın hırslı sunucusu Chris Hansen’i canlandırıyor. Bu rolüyle Oscar fısıltılarını da şimdiden epey yükseltmiş durumda. 

Cannes ana yarışmasından gelen bir diğer ağır top ise Pedro Almodóvar’ın son numarası Buruk Noel. Hikaye iki ayrı zamanda, iki ayrı koldan ilerliyor. Bir tarafta 2004 yılında reklam yönetmeni Elsa'yı, diğer tarafta 2026'da Elsa'yı yazan kült yönetmen Raúl'u izliyoruz. Bárbara Lennie ve Leonardo Sbaraglia'nın taşıdığı film ilerledikçe "Kim gerçek, kim kurmaca, kim kimi yazıyor?" soruları birbirine giriyor.

İspanyol sinemasının tansiyon ustası Rodrigo Sorogoyen’in gerilimi sokağa değil de bir film setine, bir baba-kız hesaplaşmasına taşıdığı En Sevdiğim festivalin iddialı işi. Başrolde, Filistin konusundaki net ve onurlu duruşuyla son dönemde kalbimizde apayrı bir yer edinen Javier Bardem var.

Biraz daha melankoli arayanlar içinse, 2018'deki unutulmaz Soğuk Savaş sonrası nihayet geri dönen Paweł Pawlikowski devreye giriyor. Cannes'dan En İyi Yönetmen ödülüyle dönen Ata Yurdu, Nobel ödüllü yazar Thomas Mann’ın 1949’da kızıyla birlikte Almanya’ya yaptığı dönüş yolculuğunu perdeye taşıyor.

Programın geri kalanında da sağlam filmler var.

Louis Clichy’nin kendi çocukluğundan izler taşıyan Demir Çocuk, sağlık sorunları nedeniyle demir korse takmak zorunda kalan Christophe’un hikâyesini anlatıyor.

Auschwitz toplama kampında geçen Saul’un Oğlu filmiyle tanıdığımız László Nemes ise Direniş ile İkinci Dünya Savaşı'na geri dönüyor. Gestapo işkencesinde tek bir sır bile vermeden ölüme giden Fransız Direnişi'nin sembol lideri Jean Moulin’in son günlerini, yönetmenin o bildik klostrofobik üslubuyla izliyoruz.

Kadınlık deneyimini ve toplumsal dönüşümü anlatan Bir Kadının Hayatı ve arzunun etrafında tekinsizce dolanan Seni İstiyorum da eklenince liste iyice kabarıyor.

Karar vakti

Bu yılki seçki, her şeyi dışarıda bırakıp keyif çatmanıza pek izin vermeyen, insana ve dünyaya dair meseleleri fısıldayan sert hikayelerle dolu. Değişik coğrafyaların kimlik krizlerini, toplumsal çıkmazlarını ve yaratılış sancılarını deşen onca hikaye var programda.

O yüzden listelere çok takılmadan rotayı erken çizmekte fayda var. 

2 Ekim sabahı gişe sistemi açıldığında elinizi çabuk tutun; aksi takdirde o çok görmek istediğiniz filmin seansında, salon kapısında iade bilet ararken bulabilirsiniz kendinizi. 

Alarmları kurun, iyi seyirler.

fayn'a abone olun

Türkiye'de nitelikli ve bağımsız gazetecilik ancak okuyucuların desteğiyle mümkün. Siz de şimdi Fayn abonesi olarak topluluk odaklı gazetecilik modelimizi destekleyin, tüm içeriklerimize sınırsız erişin ve abonelere özel topluluk etkinlikleri için davetiye alın. Abonelik seçeneklerini inceleyin.

Bağlantı kopyalandı!

Yazan:

Okan Dülger

Okan Dülger

Koç Üniversitesinde Tarih ve Uluslararası İlişkiler bölümlerini bitirdi. Berlin’de yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir.