Bu yazı Ahmet Güntan’ın yeni romanı Sarıldım Çiftliği’ni merkeze alacak ama orada kalmayacak. Hop oturup hop kalkacak. Onu başkalarına anlatmak derdine düşmeden, elli yıllık yazma uğraşı içinde şahsıma verdiği ilhamdan, cesaretten bahsedecek. Bahis deyince de uzun uzadıya giden bir incelemeye kalkıştığım anlaşılmasın. Herhangi bir Ahmet Güntan yazısı/ şiiri okurken bana ne oluyor, peşine düştüğüm dert bu. Onun Sarıldım Çiftliği’nde yaptığı gibi metnin içinde usul usul yürürken başıma bir şey geldi, onu anlatıp çekileceğim. Çünkü bir kitaptan size kalan tartımlı cümleler, afili aforizmalar değil, bir duygu, bir sızı, bir sezgi, belki de yalnızca bir ses ya da renktir.
Güntan her yazdığıyla sizi bambaşka bir kapının ağzında bekler, bekler yanlış oldu. O ya kapının ardındadır ya da siz geldiğinizde çoktan tüymüştür. Hikâyenin sahibi yazar değil, muhatabı da okur değilmiş gibi gelir kucağınıza bir duygu durumu bırakır. Durum da duygu da okudukça dingilder. Misal, romanı okurken olur olmaz yerde kullandığı büyük harfleri görünce azıcık işkillendim. Gene bir “sizin kurallarınız bana vız gelir vızz” hali mi yoksa yattığın yerde uyuklayarak okuyorsan kalk, ayaktaysan çık dolaş diyen bir hale davet mi? Usul usul dediğime bakmayın, bodoslama metnin içine girmenizi, anlatıcı Kozak’ta mı dolaşıyor, görür görmez âşık olduğu tilkisi Battal’la mı konuşuyor, onunla birlikte gezinmenizi ve Battal’la muhabbete katılmanızı istiyor. Elbette yakanıza yapışan bir istek değil bu, ben burada çok mutluyum okur, gelsene, bak böyle bir hayat mümkün, diyen müzikli bir ses onunki. Kreşendosu da ters köşesi de çok sağlam! Ne demek istediğimi, onun ağzından anlatmazsam hatrım kalır: