12’si olmasa Eylül güzel bir ay aslında, değil mi Selocuğum?” diyorum sana. Bana gülerek, “He ya…” diye yanıt veriyorsun.

Ama bunlar zihnimde oluyor hep. 

Çünkü kimsenin anlam veremediği biçimde önce gözaltına alındın ve sonra da zaten yapmadığın ve zaten suç olmayan, sonradan düzenlenen bir yasayla suç haline getirilen, ki o yasaya göre bile zaman aşımına uğramış bir şeyden, görüntü çekmekten 12 Eylül’de tutuklandın.

Dirayetine hayran kaldığım eşin Damla’dan haberini alıyoruz; koğuş kalabalık olduğu için yerde yatıyormuşsun.

Cız ediyor içim. Cız ne kelime, parçalanıyor sanki.

Öylece çöküp kalıyorum. Başım iki elim arasında çöktüğüm yerde kalıveriyorum. Kımıldayamıyorum. Haksızlık, hukuksuzluk duygusu ve belirsizlik hissi felç ediyor sanki beni.

Babam geliyor aklıma. 12 Eylül 1980’de darbe olduğunda o da başı iki elinin arasında kalıvermişti. Saatlerce, kımıldamadan.

Çocuktum o zaman, babamı neyin bu kadar yıktığını, hangi yükün altında bu kadar suskunlaştığını, nefesinin kesildiğini, çaresizleştiğini anlamamıştım. O da gazeteciydi.

Şimdi biliyorum.

10 Eylül’de buluşacaktık seninle. Arkadaşlarla toplanmıştık. Bir tek sendin eksik ama sen gelmedin, onun yerine haberin geldi: Gözaltındaydın.

O kadar şaşırdık ki… İnanamadık…

Sosyal medya paylaşımlarını taradık hemen. Gazetecilikle bağdaşmayan hiçbir şey yoktu elbette, çünkü sen her zaman yalnızca olguları, yalnızca gerçekleri yazarsın. Titiz, dikkatli, kül yutmaz bir muhabirsin çünkü.

Seni yıllardan beri tanırız, tanırım. Hem dünya tatlısı bir Anadolu delikanlısısın, kibarsın, içtensin, vicdanlısın. Hem de ağzımızı açık bırakan, “Türkiye’de bunlar da mı olmuş,” dedirten haberleri yazan, her zaman güç odaklarına mesafeli duran, hiç kimsenin maşası olmamış, her şeyi sorgulayan, gazeteciliğin temel ilkelerini asla unutmayan, ilişkileri hep şeffaf, gizli kapaklı her şeyden uzak duran, iyi bir gazetecisin.