Dünya ve Türkiye gündemi akıl almaz bir hızla değişiyor, biz de bir süredir bu baş döndürücü haber akışından gözümüzü kaldırıp büyük resme bakmaya ve “Nasıl dönüşüyoruz?” sorusuna yanıt aramaya çalışıyoruz. Bunun için ülkenin nabzını tutan kişilerle söyleşiler yapıyoruz. 

“Nasıl dönüşüyoruz?” serisinin ilk söyleşisinde, Panorama TR’nin araştırma direktörü Osman Sert daha partili, daha milliyetçi, daha fakir ve daha kırılgan olduğumuzu anlatmıştı.

Bu kez sorularımızı Türkiye’nin en önde gelen veri analizi ve araştırma şirketlerinden Future Bright’ın kurucusu, araştırmacı, stratejist, yazar Akan Abdula’ya yönelttik. 

Dört bir yanımızdaki savaşların neden çıktığından artık evlenmek ve çocuk sahibi olmak istemeyen gençlere çevremizde olan biten birçok değişimi konuştuk.

23 senedir çeşitli markalar için veri analizi yapan, sekiz senedir de toplumsal araştırmalar, analizlerle Türkiye’nin ve dünyanın dönüşümünü okumaya, takip etmeye ve anlamlandırmaya çalışan Abdula’nın dikkat çektiği rakamlar çok çarpıcı: Dünyanın en hızlı yaşlanan ülkelerindeniz. Fransa’nın 115 yılda yaşadığı yaşlanma sürecini biz 38 yılda yaşamış olacağız. 26 yılı geçti. 12 yılımız daha kaldı. Türkiye’de şu anda 6,2 milyon hanede tek kişi yaşıyor; tek çocuklu ailelerin oranı yüzde 40.

Bugün bulunduğumuz durumu nasıl tanımlarsınız?

Dünyada fırtına, Türkiye'de ise kusursuz fırtına. 

Dünyadaki fırtınadan kastınız ne? Bu fırtına ne zaman ve nasıl başladı?

Dünyadaki fırtına neoliberalizmin ölümüyle başladı. Neoliberalizm öldü ama hâlâ yerine ne koyacağımızı bilemiyoruz. 

Neoliberalizm aslında Çin modeli ile ABD modelinin çatışmasıyla ölmeye başladı. Bu iki modele biraz daha yakından bakarsak, bugün yaşadığımız fırtınayı daha iyi anlamlandırabiliriz.

Çin modeli tamamen devlet destekli bir yatırım modeli. Devlet hangi sektöre yatırım yapacağına ve o sektörde kimin oyuncu olacağına karar veriyor. Örneğin, 5G’de Huawei'yi seçti, Çin Kalkınma Bankası da Huawei’yi milyarlarca dolarla destekledi, marka bugün dünyada bir numara. Çinliler, zekice bir şey daha yaptılar ve Asya'nın tüm tedarik zincirlerini, lojistiği kontrol altına aldılar.

Aslında Çin modeli de çok sağlıklı değil. Devlet desteğini çekse bankacılık sistemi, gayrimenkul şirketleri hep batık. Ama devleti kimse çekemiyor ve devletin kasası ihracatta hâlâ artıda oldukları için dolu.

Bugün, çok net bir şekilde, devlet destekli şirketlerle devlet destekli şirketlerin birbiriyle çatıştığı bir dünya var.

Peki, bütün bunlar olurken Çin’in karşısında ABD ne yaptı? 

Liberalizmin, neoliberalizmin son 20-30 yıldaki mucidi ABD, ‘Devlet aslında çok karışmaz, bırakın şirketler istediklerini yapsınlar’ dedi. Başta şirketleri kendi haline bırakmayı tercih etti. Ama Çin çok hızlı gidince ABD de artık ‘Bu modele karşı benim sabrım yok’ dedi ve buna göre davranmaya başladı. Kendi bebekleri neoliberalizmi sepete koydular, bırakmak için cami arıyorlar, adeta neoliberalizmi çöpe attılar.

Bu çatışmada ABD’nin hesabı ne?

ABD şunun farkına vardı; cihazlar, elektrikli arabalar gibi somut ürünlerde Çin’e karşı bu savaşı kazanma ihtimali yok. Ama ABD için kazanılabilecek çok önemli ikinci bir alan daha var: Soyut ürünler dediğimiz dijital ürünler. Burada ABD hâlâ bir numarada. ABD'nin en değerli 500 şirketinin listesinde, ilk 10 şirket - dijital şirketler, veri şirketleri, teknoloji şirketleri - toplam değerin %40'ını oluşturuyor. 

ABD, agresif Çin politikasının somut ürünler ve tedarik zincirinin kontrolünü ele geçirdikten sonra ABD’nin dijital şirketlerinin peşine düşeceği kanaatinde… Bu yüzden de, “O zaman ben bu ABD’li dijital şirketlerin önündeki, olası bütün bariyerleri kaldırayım ve dijital şirketlerimin rakipleri olan Çin modellerini olabildiğince yavaşlatayım” diyor. 

Bu dijital şirketlerin önündeki bariyer nedir?

Bu şirketlerin önünde tek bir bariyer var: Avrupa Birliği (AB).  

AB dijital şirketlerin disipline kavuşturulması noktasında emek sarf eden tek yapıydı. İnsan haklarını, data işleme şeklini, sınırlamaları, tekel olma halini hepsine sınırlamalar getirdi, bu şirketlere devasa cezalar yazdı. ABD, AB’nin bu süreçlerinin Çin’e zaman kazandıracağını düşündü ve AB’nin bu politikasını sıfırlamaya karar verdi.

İki üç sene önce kesilen cezaları duymamaya başladık. Trump’ın yemin töreninde arkasında dizilen insanlar (Elon Musk, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos gibi) da bununla ilgiliydi.

AB’nin buradaki bütün otoritesi sıfırlandı. Yapay zeka şirketlerinin hızlanması, daha çok veri üretimi demek. Daha çok veri üretimi için daha çok veri merkezine, daha çok enerjiye, daha çok suya ihtiyaç var. ABD bu nedenle, AB’nin son 10-15 yılda hayata geçirdiği sürdürülebilirlik projelerinin büyük ölçüde rafa kaldırılması konusunda da ısrarcı.

Çünkü başka türlü bu veri merkezlerinin ayakta kalma ihtimalleri yok. Son dönemdeki savaşlara da baktığımızda da bu sürecin etkisini görüyoruz. 

Yaşanan çatışmalarla, savaşlarla bunların ilgisi ne?

Örneğin, Venezuela’yı 13 yıldır yöneten Maduro bir gece aniden yatağından alındı. Venezuela, enerji kaynakları açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri ama enerji kirli ve çıkarılması pahalı. Ama kirli enerji diye bir şey kalmadı. Artık enerjinin her gramı, kirlisi temizi, hepsi önemli.

İran ile de savaşa girildi çünkü İran Çin'e enerji sağlıyordu.

Özetle aslında dünyadaki fırtına şundan kaynaklanıyor: Bir, neoliberalizm öldü, devletler her şeyi ele geçirdi. İki, teknolojinin önündeki insanı koruyan tüm bariyerler kalktı. En azından bu bariyerlerin mücadelesini veren Avrupa Birliği'nin tüm otoritesi sarsıldı. Bütün o fotoğraflar, Trump’ın karşısında çocuklar gibi dizilmiş Avrupa Birliği liderleri. Bu mesajlar dünyaya bilerek verildi. ABD “Artık bunların bir önemi yok. Biz koşacağız” demiş oldu. 

Devletlerin korkunç şekilde her şeye müdahale ettiği, inanılmaz bir güç empoze ettiği ve şirketleri açık şekilde araçsallaştırdığı bir döneme girdik.

“Hem teknoloji tarafından çarpıldık hem de Türkiye'de bildiğimiz bütün gerçeklerin yavaş yavaş yok olduğu bir döneme girdik.”

Peki, Türkiye’nin kusursuz fırtınasını anlatır mısınız?