Üniversite 1. sınıfta, bir kitap fuarında sırada bekliyorum. Karşımda Yekta Kopan, elimde o dönem yeni çıkmış öykü kitabı Sakın Oraya Gitme var. Nihayet sıra bana geliyor. Yekta Kopan adımı öğrendikten sonra “Ne yapıyorsun Sinem?” diye soruyor. Cevabı upuzun bu soru karşısında biraz afallayıp “Okuyorum, öğrenciyim” diyorum. Bir sonraki soruda da siyaset bilimi okuduğumu öğrenip kitabımı imzalıyor. Ve bir de not düşüyor: “Siyaseti anlamak iyi bir okur olmakla başlıyor.”
Siyaseti anlayabildim mi? Hiç sanmıyorum. İyi bir okur olabildiğim de şüpheli. Ama 19 Kasım 2016 tarihli o notu da hiç unutmuyorum. Zira sadece siyaset için değil, her şeyi anlamak için okur olmak gerekiyor. O notun üzerinden geçen on yılda Yekta Kopan’ın beş kitabı daha çıktı, yenisi de kapıda. Okudum da Ne Oldu? Yapay Zekâ Çağında Okur Olmak, tam da bu meseleyi ele alıyor. Okurluk nedir, hiç okumasaydım ne olurdu, bundan sonra ne olacak?
Tüm bu sorulara karşı yaptığı akıl yürütmeleri de çocukluk anılarıyla harmanlıyor. Aralarında en çok dikkatimi çeken on dört yaşındayken soğuk bir Ankara gününde, cebinde iki kitapla Can Yücel’in imza gününe gittiği anı. Ve Can Yücel’in kendisine yazdığı not: “Yekta Kopan’a, nereden koptuğu bilinmez bir adam tarafından.”
Tam o an şunu düşünüyorum. Evet, yapay zekâ belki değme yazarlara taş çıkartır bir gün. Ama yapamayacağı bir şey var. Okuduklarıyla büyülenmiş, bu nasıl bir zihnin ürünüdür diye meraklanmış, satırların ardındaki o insanı tanımak istemiş, yazma heveslisi genç bir insanı, bacakları heyecandan titreyerek bir imza sırasında bekletemez. En azından bunu yapamaz.
Zihnimde bu anılarla, okudukça sorularım çoğaldı; Yekta Kopan yanıtladı.
Yapay zekânın yapıp edebildiklerinin sınırı her geçen gün genişliyor. Bu kitabın zihninizdeki ilk tohumları oluşmaya başladığı zamanla, bugün artık baskıya gittiği zaman aralığında neler değişti? Yol boyunca eklemeniz, çıkarmanız, tekrar düşünmeniz gereken ya da sizi şaşırtan şeyler oldu mu?
Çok şey değişti. Her gün değişiyor. Hatta zaman zaman kitabın konusu benden hızlı ilerledi diyebilirim. Yapay zekâ üzerine bir şey yazmanın en büyük güçlüğü bu zaten: Siz cümlenin sonuna noktayı koyana kadar tartışmanın şartları değişebiliyor. Kitaba başladığımda yapay zekâyı daha çok okurluğun karşısına çıkan yeni bir mesele olarak düşünüyordum. Sonra fark ettim ki mesele yalnızca “Yapay zekâ kitap yazabilir mi, çeviri yapabilir mi?” falan değil. Daha temel bir yere dokunuyor: Biz nasıl düşünüyoruz, nasıl seçiyoruz, neye dikkat ediyoruz, neyi hatırlıyoruz? Hatta neyi merak edeceğimize ne kadar kendimiz karar veriyoruz? Dolayısıyla yazarken bazı bölümlere yeniden döndüm. İlk başta teknoloji merkezli düşündüğüm bazı soruların aslında insan merkezli olduğunu fark ettim. Yapay zekânın ne kadar gelişeceğinden çok, bizim onun karşısında neye dönüşeceğimiz ilgimi çekmeye başladı.
Kitaba ilham olan bir anı olarak, bir edebiyat söyleşisinde liseli bir gencin size yönelttiği “Hiç okumazsak ne olur?” sorusundan bahsediyorsunuz. Bazen hiç umulmadık bir yerden gelen bir soru, gündemde olmadığı halde okuduğumuz kitabın açtığı bir kapı bizi bambaşka yerlere sürükleyebiliyor. Hızın, bireyselliğin ve algoritmaların arasında sıkışmışken, bu karşılaşmaları nasıl çoğaltabiliriz?