
Henüz 40 yaşının altında, fark yaratan dört bilim kadını…
Kimi bir hastalığın tedavisi için yeni yöntemler geliştiriyor, kimi enerji depolamaya alternatif ve sürdürülebilir çözümler arıyor.

Belgin Sever, Çiğdem Toparlı, Tuğçe Nihal Gevrek Civan ve Zeliha Uğur Aydın.
Onlar, L’Oréal Türkiye’nin UNESCO Türkiye Milli Komisyonu ile 24 yıldır sürdürdüğü “Bilim Kadınları İçin” programının bu yılki bursiyerleri.
Genç bilim kadınlarının desteklendiği programda bugüne kadar 132 araştırmacıya katkı sağlandı. Bilim, upuzun bir yolculuk; adeta bir bayrak yarışı. O yüzden bu program, bilimde ilerlemek isteyen genç kadınlar için de bir motivasyon ve umut aracı.
L’Oréal Türkiye, “Dünyanın bilime, bilimin kadınlara ihtiyacı var” ilkesini her fırsatta yineliyor.
Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde betimlediği gibi, bir laboratuvarda hiç görmedikleri insanlar uğruna ömrünü bilime adayan kadınların emeği de bu sayede görünür kılınıyor.
Sızdıran boru sendromu
L’Oréal Türkiye Kurumsal İlişkiler ve Etkileşim Direktörü ve Ülke Sürdürülebilirlik Lideri İrem Karaoda Tanrıkulu’nun sunduğu rakamlara göre, Avrupa Birliği ülkelerinde doktora mezunlarının yaklaşık yarısı kadınlardan oluşuyor.
Fakat akademik yolculuk ilerledikçe, yani üst kademelere gelindikçe, kadın temsiliyeti yüzde 20’ye kadar düşüyor.
Dünya genelinde en iyi 200 üniversitenin sadece dörtte birinde kadın bir yönetici var.
Durum Türkiye’de de farklı değil. Öğretim görevlilerinin yüzde 47’si kadınlarken rektörlerin yalnızca yüzde 8’i kadın.
Tanrıkulu, bu rakamları literatürde leaky pipeline, yani “sızdıran boru sendromu” olarak geçen sosyolojik metaforla açıklıyor.
Buna göre, özellikle bilim, teknoloji, mühendislik gibi alanlarda kadınlar kariyer yolculuklarına eşit ya da yakın şartlarda başlasa da zaman ilerledikçe belirli eşiklerde takılıyorlar.
Toplumsal beklentiler, aile kurma baskısı ya da önyargılar nedeniyle sistemin dışına itiliyorlar.
Tıpkı sızdıran bir borudan geçer gibi…
“Bilim Kadınları İçin” programı da işte bu borunun sızdıran gediklerini kapatmaya çalışıyor.
Programın Türkiye’de 24., globalde ise 28. yılı. Ve bu 28 yılda desteklenen 5 binden fazla bilim kadınının 7’si şu anda Nobel Ödülü sahibi.
Üstelik programın alametifarikası, yalnızca şimdiyi değil, geleceği de şekillendirmesi.
UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Öcal Oğuz, bunu şu sözlerle ifade ediyor:
“2013 yılından bu tarafa, komisyonumuzda değerlendirilen projeler ve o projelerin sahipleri, uluslararası alanda da çok önemli başarılara imza atıyor. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu olarak gurur duyuyoruz ve geleceği de çok parlak görüyoruz. Nitekim aynı zamanda genç kızlarımızın bu projeyi görerek ‘Biz de yapabiliriz’ duygusuna kapılması ve bu şekilde teşvik görmeleri de mümkün oluyor. Yani bu destek sadece ödül alanlara değil, aynı zamanda geleceğe teşvik anlamına da geliyor.”
ALS’ye deva olma çabası
“Eczacılık Fakültesi'nde bir molekülünün yapısında yapılacak ufak bir değişikliğin hayatları değiştirebileceğini anladığım ilk gün, bilimin de hayatımın tutkusu olacağını anladım.”

Bilim Kadınları İçin programının bu yılki bursiyerlerinden biri, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Belgin Sever.
Sever, farmasötik, yani ilaç kimyası alanında çalışıyor. Program kapsamında desteğe layık görülen projesi, ‘‘amyotrofik ateral skleroz’’, daha bilinen adıyla ALS hastalığında alternatif ilaç tedavileri üzerine.
ALS, istemli kas hareketlerini kontrol eden sinir hücrelerinin hasar görmesiyle ortaya çıkan nörolojik bir hastalık.
Halk arasında daha çok Stephen Hawking’in hastalığı olarak tanınıyor.
ALS’nin kesin bir tedavisi yok, ancak hastalığın seyrini yavaşlatmaya yardımcı birtakım ilaçlar var. Bu ilaçların etkin maddesi ise edaravon isimli bir molekül.
Sever’in çalışmasının çıkış noktası da tam burası: Ne yaparsak edaravonu daha güçlü hale getirebiliriz?
Sever, bilgisayar destekli ilaç tasarım yöntemlerinin de yardımıyla edaravonun yapısına farklı özellikler eklemeyi ve böylece sinir hücrelerini koruma etkisini artırmayı hedefliyor.
Bunun için doktora sonrası araştırmacı olarak Japonya’da da bulunmuş.
Çalışmalarından, laboratuvarda geçirdiği saatlerden bahsederken gözleri parlıyor.
“Ailem benden hep çok çalıştığım için şikayetçi,” diyor. Ama malum, çalışmadan da olmuyor:
“Bilim, başı sonu belli olmayan, içimde tutku ve merakla beslediğim bir yolculuk. Bazen tasarladığınız deneyler yolunda gitmiyor, bazen projeleriniz başarıya ulaşmıyor. Çok uzun çalışma süreçleri gerektiriyor. Ama vazgeçmemek, sabırlı olmak ve biraz da inatçılık gerekiyor.”
Sürdürülebilir ve yerli bir depolama yöntemine doğru
“Küçük yaşlarımdan beri maddelerin en küçük yapı düzenini anlama merakı beni malzeme bilim yolculuğuna taşıdı. Üniversite yıllarında ise atomik düzenin teknolojiyi nasıl değiştirdiğini gördüğümde bilimin hayatlara dokunabileceğini keşfettim.”

Doç. Dr. Çiğdem Toparlı, ODTÜ Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi.
Kendi ifadesiyle, ODTÜ’nün ona sunduğu özgürlükçü ortam sayesinde kurduğu bir araştırma laboratuvarı ve “Onlar olmasa yapamazdım,” dediği on beş kişilik bir ekibi var. “ODTÜ size bir dört duvar verir ve istediğin araştırmayı yapmakta özgür bırakır,” diyor Toparlı.
Peki onun bu dört duvar arasında tutkuyla ulaşmaya çalıştığı şey ne? Çinko hava pilleri. Açıklayalım…
Toparlı’nın paylaştığı verilere göre, güneş ve rüzgar gibi temiz kaynaklardan elde edilen enerjinin miktarı giderek artıyor, maliyeti de buna paralel olarak düşüyor.
Türkiye de yenilenebilir enerji üretme noktasında dünyada 11. sırada ki bu hayli yüksek bir sıralama.
Peki bu kaynaklardan elde edilen enerji nasıl depolanabilir?
Toparlı, metal hava bataryaları üstüne çalışan bir malzeme mühendisi. Metal hava bataryası, elektrokimyasal bir enerji depolama sistemi. “Periyodik tablodan istediğiniz elementi metal hava bataryası yapmak için seçebilirsiniz,” diyor Toparlı. Demir hava bataryası, karbon hava bataryası, magnezyum hava bataryası gibi…
Toparlı ise çinko hava bataryasıyla çalışıyor çünkü çinko Türkiye’de çok fazla çıkan bir element. Şu an geldikleri noktada, 450 saat enerji depolayabilen bir çinko hava bataryası elde etmişler. Toparlı, 450 saatin yeterli olmadığını, Avrupa Birliği’nin 1000 saatlik kriterine ulaşmak için çalışmalarına devam ettiklerini söylüyor.
Hedeflerine ulaşırlarsa, cep telefonlarımızdan elektrikli araçlara pek çok yerde kullanılan lityum iyon pillerine alternatif, sürdürülebilir ve yerli bir depolama yöntemi geliştirilmiş olacak.
Zaten Toparlı’yı Almanya’daki doktora ve MIT’deki post-doc çalışmalarından sonra ülkesine geri döndüren de böyle bir motivasyon:
“Çok uzun süre yurt dışında yaşayınca insan şöyle düşünmeye başlıyor: Ben burada ürettiğim bu teknolojik ürünü veya bilimi neden Türkiye'de yapamayayım ve bu ürün neden benim kendi ülkeme katkı sağlamasın?”
Basit bir kağıttan tanı ve analiz yapmak mümkün mü?
“Bilimin cinsiyeti yok, merak eden ve hayal kuran herkes bu yolculuğun parçası olabilir.”
Bilimin bir cinsiyeti yok elbet; ama merak edenlerin gitmeye çalıştığı bu yol, herkes için eşit şartlara sahip değil.

Mesela bu sözün sahibi Tuğçe Nihal Gevrek Civan, kimya öğretmenliğinden mezun olduğunda ailesinin beklentisi bir an önce KPSS’ye girip öğretmen olması, bir kadın için en uygun olarak görülen öğretmenlik mesleğinde ilerlemesiymiş.
Gevrek Civan, şu anda Gebze Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü’nde Doç. Dr. olarak araştırmalarını sürdürüyor.
Bilim Kadınları İçin programında desteklenen projesinde, filtre kağıdı gibi basit bir malzemeden akıllı biyoteknolojik platformlar üretmeyi amaçlıyor. Peki bu ne demek?
Filtre kağıdı, laboratuvarlarda katı ve sıvıyı birbirinden ayırmak için sıklıkla kullanılan, gündelik hayatta kullandığımız kağıtlara göre daha gözenekli, selüloz oranı yüksek bir malzeme.
Civan, çalışması için ilk aşamada filtre kağıdını özel bir malzemeyle çok ince bir şekilde kaplayacak. Bu malzeme sayesinde istenmeyen biyo-bağlanma engellenecek. Yani kağıt bir protein ya da enzim çözeltisiyle temasa geçtiğinde, hiçbir reaksiyon geliştirmeyecek.
Ancak bu malzemenin bir özelliği daha var; o da ultraviyole ışıkla aktifleşebilmesi. Civan, ışıkla kağıt üzerinde özellikli bölgeler oluşturmayı ve bu bölgelere farklı enzimler bağlamayı planlıyor.
Bunun sonucunda kağıt gibi kolay ulaşılabilir, az maliyetli ve basit bir malzeme, erken tanıdan çevresel analizlere kadar pek çok alanda kullanılabilecek.
Her diş neden aynı şekilde iyileşmez?
“Araştırmacı kimliğim bir yana, bu ödülü kadın olma kimliğim nedeniyle de almış olmak, beni daha fazla onore etti ve duygulandırdı.”

Prof. Dr. Zeliha Uğur Aydın, Bilim Kadınları İçin programının buluşmasında sözlerine böyle başladı.
Çalışmalarına Amerika’da, Boston Üniversitesi’nde devam ettiği için buluşmaya çevrimiçi katılan Aydın’ın o esnada yanında dört yaşındaki oğlu da vardı.
Aydın, bu programa başvuru yapacağı sırada oğlu hastalandığı için projesini tamamlayamayacağını düşünerek endişelenmiş.
Fakat en nihayetinde o gün uzaktan da olsa aramızdaydı.
Malum, sızdıran borudan sağ salim çıkabilenleri görüyoruz ama yolda ne yaşadıklarını bazen bir onlar biliyor.
O yüzden Aydın, “Kadınlara verilen desteğin önemini 35 yaşından sonra, anne olunca anladım,” diyor.
Aydın, esasen bir diş hekimi. Çalışmalarını Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde sürdürüyor. Projesinin temel sorusu ise şu: Dişin iyileşmesine genetik olarak müdahale edebilir miyiz?
Aydın’ın anlattıklarına göre, dişin iç kısmında pulpa denilen ve canlı hücrelerden oluşan bir bölüm bulunuyor. Bu bölümde damarlar, sinirler ve dişin kendini onarmasına yardımcı olan hücreler var. Dişteki bir çürük önce yüzeyde başlasa da müdahale edilmediğinde bu pulpa denen bölüme iniyor. Hastaların pek çoğu da bu aşamada, ağrı artık onlar için dayanılmaz hale geldiğinde bir hekime başvuruyor.
Aydın, pulpaya ulaşan iltihabi durumlarda mümkün olduğu kadar bu canlı dokuyu korumaya çalıştıklarını söylüyor. Fakat ona göre, tedavi edilen her diş aynı şekilde iyileşmiyor; aynı hekim tarafından benzer materyaller kullanılsa bile…
Aydın, araştırması için pulpa içinde yaygın olarak bulunan, fibroblast isimli hücrelerle çalışacak. Bu hücrelerde iltihapla ilişkilendirilen, önceden tanımlanmış iki gen, birtakım genetik mekanizmalarla susturulacak ve sonuç gözlemlenecek.
Genetik bir müdahale, pratikte de iltihabı yeterli seviyede durdurabilecek mi?
Bu sorunun yanıtı olumlu olursa, diş problemleri ve ağrılardan kurtulmamız an meselesi.
Tıpta kadının adı yok
Bilimdeki cinsiyet eşitsizliği yalnızca bilim kadınlarının önündeki engellerden ibaret değil. Aslında bu, bütün kadınları ilgilendiren bir mesele; çünkü tıp alanındaki bilimsel araştırmaların çoğu, erkek bedeni gözetilerek yapılıyor.
Örneğin endometriozis. Rahmin iç yüzeyindeki endometrium dokusunun rahim dışı organlarda yerleşip büyümesiyle ortaya çıkan hastalık, 190 milyon kadında görülmesine rağmen bu alanda hâlâ yeterli bilimsel çalışma yok.
L’Oréal Türkiye Kurumsal İlişkiler ve Etkileşim Direktörü ve Ülke Sürdürülebilirlik Lideri İrem Karaoda Tanrıkulu’nun paylaştığı verilere göre, bu hastalığa sahip kadınların tanı alması 4 ile 12 yıl arası sürüyor.

Yüzde 63’ü ağrılarının önemsenmediğini düşünüyor; yüzde 78’i ise finansal sebeplerden dolayı tedavisine devam edemiyor.
Endo Türkiye Başkanı, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Bahar Yüksel Özgör’ün bir hayali vardı: Kadın sağlığı konusunda farkındalığı artırmak. Hatta kadın doğum alanını seçmesinin nedeni de buydu. Bunun için hekimliğin üzerine mühendislik doktorası bile yaptı.
Zamanla “Hayalin, hayalimdir” diyenlerle tanıştı. L’Oréal Türkiye onlardan biri.
"Bilim Kadınları İçin" programı kapsamında, her sene dört genç kadın araştırmacıya destek sağlandığı gibi bir "yenilik" daha gerçekleştiriliyor. Bu kimi zaman bir kitap yayımı, kimi zaman da bir STK işbirliği olabiliyor.
Bu senenin sürprizi ise L’Oréal Türkiye ve EndoTürkiye işbirliği ile yayına geçen bir platform: kadinsagligiarastirmalari.com.
Burası sesini duyurmak ve bedenleri hakkında bilgi edinmek isteyen kadınlarla hastalıklara çözüm arayan bilim insanlarını buluşturan bir websitesi.
Özgör, “Kadınlar yüzyıllardır önemsenmemişti. 'Doğurur, gebedir, annedir’ gözüyle bakılıyordu ve ‘bozulursa’ yerine yenisi konulabilirdi. Asıl tamir edilmesi gereken kişi erkekti,” diyor. Şimdiyse Özgör ve benzeri araştırmacılar ile hekimlerin gayretiyle kadınların da “tamir gereken” hallerde derdine derman aranıyor.
Yaşamın bizzat kendisi için
Bahar Özgör’ün gayretinin L’Oréal’le buluşması aslında çok da tesadüfi değil. Zira L’Oréal Türkiye Ülke Genel Müdürü Vanya Panayotova da aslen bir tıp doktoru. “Tıp dünyasını bırakıp kurumsal hayata geçsem de bu, bilimi bıraktığım anlamına gelmez,” diyor Panayotova ve ekliyor:
"Bilimde ilerlemek gerektiğinden bahsediyoruz ancak bilimin tam potansiyeline ulaşması için kadınların da tam, eşit ve engelsiz bir şekilde bu alana katılması şart.”

L’Oréal’in sürekli vurguladığı üzere, dünyanın bilime, bilimin kadınlara ihtiyacı var.
Bilim dünyasındaki kadınlarsa her şeyden fazla desteğe ihtiyaç duyuyor; çünkü çoğunlukla görünmez alanda kalan çabaları buna değiyor.
Dört duvar arasındaki bir laboratuvarda, o güne dek bilinenleri yerinden oynatmak hiç kolay değil. Program boyunca bu dört bilim kadınına en çok sorulan da buydu:
Hiç mi eğlenmiyorsunuz? Hiç mi kendinizi çok yalnız hissetmiyorsunuz?
Verdikleri cevaplar, bir işe ancak tutkuyla bağlı olanların anlayabileceği nitelikteydi. Onlar için zorluğun kendisi bir eğlence, saatler süren deneylerin sonucunu beklemek heyecanın ta kendisiydi.
Dışarda “kaçırdıkları” bir dünya yoktu, çünkü moleküllerle oynarken dünya zaten ellerinin altındaydı.
Kocaman gözlükleri ve beyaz gömlekleriyle…
Hem en güzel şeyin yaşamak olduğunu bildikleri halde; hem de aslında tam da yaşamın bu kutsallığı için…
Fayn'a abone olarak bağımsız yayınlarımızı destekleyebilir, her hafta yeni eklenen özel içeriklerimize sınırsız erişebilirsiniz. Şimdi abone ol!