Epeydir merakla beklediğim bir filmdi Die My Love. İnsanın kaderini bu denli derinden etkilediği halde sinemada o kadar az işlenmiş bir konu ki doğum sonrası annenin duygu durumu. Dilin yittiği bir dönemi anlatmak, sanatçıyı da dilsiz bırakıyor bazen. Hem konu hakkında görüş netliği sağlamak, hem de Die My Love ile birlikte izlendiğinde bütünleyici olacağını düşündüğüm bir başka filmi önermek adına postpartumu yazmak istedim.

Tahrip gücü en yüksek ilişki anne-bebek ilişkisidir, üstelik hem bebek hem de anne için.

Yavrusu doğar doğmaz yürüyerek sürüye katılan bir anne ceylan, yaşamın dışına bir an olsun sürüklenmezken; yavrusu bütünüyle çaresiz ve yıllarca mutlak bağımlı olan anne insan, arafta sürgündedir. Çünkü insan yavrusu rahimden çıktığında biyo-psiko-sosyal olarak henüz doğmamıştır aslında. Bütün aczi ve ağırlığıyla annenin ruhsal rahminin içindedir. Hatta anne ve bebek aynı ruhsal rahmin içindedirler. 

Bebek, artık doğması gerektiği için doğmuştur ama bir yanı yaşamda, diğer yanı ölümdedir hâlâ. Hayata tutunmak adına anneye yapışmak dışında hiçbir becerisi yoktur. Ve anne, ucu ölüme sıkışmış bir uzuv edinmiştir bebek doğduğunda. İşte bu uzvun ağrısıdır bebek çığlıkları, annenin bütün sinir uçlarını alev alev yakan. İnsanı boğazından içeri bir ağ atıp iç organlarını ağzından dışarı çekercesine karnından tutup uyandıran, kaldırıp yataktan bebeğine koşturan ağrı.