14 Ekim 2026, hem Türkiye hem de İstanbul tarihine geçen günlerden biri oldu. Güne Halk TV’ye polis baskını ve kayyum kararıyla uyandık, ardından İBB Davası’nda tutuklandıktan 19 ay sonra Ekrem İmamoğlu’nun savunması başladı.
Derken İstanbul’da zaten yağmakta olan yağmur şiddetlendi, sonra daha da şiddetlendi. Dereler taşmaya, yollar derelere dönüşmeye başladı. Araçlar sürüklendi, su baskınları ve mahsur kalanlar oldu, tabii trafik de kilitlendi.
Daha da kötüsü can kayıpları oldu. Fatih'teki Çukurbostan Parkı’nda 14 yaşındaki bir çocuk, su birikintisine bastığı anda elektrik akımına kapıldı. Kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Sarıyer Ayazağa Mahallesi'ndeki Dereboyu Caddesi'nde de sel sularını aşıp yolun karşısına geçmeye çalışan 34 yaşındaki bir kişi, ayağı kayıp düşerken kafasını kaldırıma çarptı, hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı. Bir kişinin de cansız bedeni, ertesi gün Kağıthane deresinin yanında bulundu.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 9 bin 588 ihbar yapıldığını, 2 bin 727 kişinin tahliye edildiğini söyledi.
İstanbul’da son yılların en yüksek yağış miktarlarından biri kaydedildi. Kentin bazı noktalarında metrekareye düşen yağış miktarı yer yer 272 kilogramı buldu. İstanbul Valisi Davut Gül, son 84 yılın en büyük yağışının olduğunu söyledi. Beykoz’da metrekareye 242, Eyüpsultan’da 190 kilogram, Sarıyer’de 188 kilogram yağış düştü. Okullar perşembe ve cuma günü tatil edildi.
Aslında yağış bekleniyordu. Mesela İTÜ’den Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri için yağış haritasını 12 Ekim’de sosyal medyadan yayınlamıştı. İstanbul Valiliği ise Meteoroloji’den ‘sarı kod’ alarmını X’te paylaştı.
Peki bu yaşananlar sürpriz mi? Hayır, değil.
Çarpık yapılaşma, aşırı betonlaşma
Konunun uzmanları zaten yıllardır uyarıyor. Birçok akademik çalışma bulunuyor. Hülya Dinç’in 2019’da Şehir Plancıları Odası’nın yayın organı olan Planlama Dergisi’nde 2019’da yayımladığı makale ve İTÜ’den Doç. Dr. Ömer Ekmekçioğlu 2022’deki tezi de bunlar arasında.
Ama biz her felaketten sonra bunları konuşup, sonra yine unutuyoruz.
Bugün İstanbul sokaklarında yürürken ayağımızın altından asırlık nehirlerin aktığının farkında mıyız? Yüzyıllar boyunca Boğaziçi’ni, Haliç’i, Marmara’yı ve Karadeniz’i besleyen, etrafında mesire alanlarının kurulduğu, çocukların yüzdüğü ve kayıkların gezindiği İstanbul derelerini biliyor muyuz?
İstanbul’un bazı caddelerinin adına bakın: Büyükdere, Ihlamurdere, Cendere, Haramidere…
İstanbul’un kentsel gelişim sürecinde yapılan en büyük hatalardan biri, derelerin üzerini beton menfezlerle kapatıp sokak veya cadde haline getirmek oldu.
Tarihte Lykos veya Lekop adıyla bilinen ve Bayrampaşa’dan başlayıp Yenikapı’ya uzanan Bayrampaşa Deresi, 1950’li yıllarda kapalı kanala alındı ve üzerine bugün bildiğimiz Vatan Caddesi yapıldı. Benzer şekilde Ortaköy ve Bebek dereleri de kapalı menfezlere alınarak üzerlerinden yaya ve araç yolları geçirildi.
Yani bu dereler yok olmadı, betonun ve asfaltın altında. Ancak doğa, kendi hafızasına sahip. Kentleşme adına üzeri örtülen, yatakları daraltılan ve beton kanallara hapsedilen bu su yolları, iklim değişikliğiyle artan şiddetli yağışlarda yataklarına sığmıyor. Taşıyor, asfaltı yarıp yüzeye çıkıyor, kent yaşamını felç eden felaketlere dönüşüyor.
Ayamama’da 2009 yılındaki sel, 30’dan fazla kişinin hayatını kaybetmesine yol açmıştı.
Yapılaşma baskısı altındaki dereler
İstanbul’da 168 adet akar dere havzası ve bu havzalarda 3 bin 344 kilometre uzunluğunda dere ağı bulunuyor. Bu dere ağının yüzde 52’si Anadolu Yakası’nda, yüzde 48’i Avrupa Yakası’nda yer alıyor.
Bu derelerin zaten yüzde 21’i yoğun kentsel yerleşimin ortasında. Daha da geniş baktığımız zaman 168 dere havzasının yüzde 80’i kentsel baskı ve yapılanma altında.
Bugün İstanbul derelerinin yüzde 73’ü yani 2 bin 443 kilometrelik kısmı kırsal alanlarda doğal yapısını koruyor. Ama 901 kilometrelik yüzde 27’si mühendislik müdahaleleriyle ıslah edilmiş. Bunun da 421 kilometresi kapalı kesit kanallarla tamamen örtülmüş. 480 kilometrelik kısmıysa beton veya taş açık kanallara dönüştürülmüş durumda.
1950’lerden bugüne değişim
Kontrolsüz iç göç, sanayileşme, karayolu yatırımları ve boğaz köprülerinin yapımı, 1950’li yıllardan itibaren kentin gelişim yönünü derelerin üzerine doğru kaydırdı.
Son olayda taşan Kağıthane Deresi ile Cendere Vadisi’nin yanı sıra daha önceki taşkınları felakete dönüşen Ayamama ve Tavukçu dereleri sanayi ve konut baskısının ilk hedefleri oldu.
Ama yıllar içinde sorunu daha da büyüten adımlar atıldı. 1984 tarihli İSKİ yönetmeliğinde, yapı yaklaşma mesafesi, yani koruma bandı derenin her iki tarafında 100 metre olarak belirlenmişti. Ama 2013 yılında yapılan yönetmelik değişikliği ile 10 metreye kadar düşürüldü. DSİ yönetmeliğinde ise bu sınır 35 metre. Böylece dere yatakları yasal olarak yapılaşmaya açıldı.
Son taşan Kağıthane deresinin çevresi de son yıllarda yükselen büyük yapılarla dolu.
Kuru derelerin statüsü, imar afları…
Yağmur sularını toplayan kuru dere yatakları da zamanla dere statüsünden çıkarılarak imara açıldı. Bu durum sağanak yağışlarda doğal drenaj ağının tıkanmasına yol açtı.
Bir de çeşitli tarihlerde çıkarılan imar afları var. 2018 tarihinde de “imar barışı” adı altında getirilen afla, dere taşkın alanlarına yerleşim izni verildi. Bunlar da riski artırdı.
Sızdırmaz dere yatakları
Klasik kent altyapı anlayışı, dereleri beton veya taş kanallara hapsetmeyi "ıslah etmek" olarak görüyor. Oysa bu yaklaşım taşkın riskini azaltmıyor, tam aksine tırmandırıyor. Peki neden?
Yatağı ve kenarları betonla kaplanan dere, toprağın suyu emme yani sızdırma kapasitesini sıfırlıyor. Su yeraltına sızamadığı için yüzey akışına geçiyor. Sertleşmiş kentsel yüzeylerde akış hızı ve hacmi de katlanarak artıyor. Dar beton kanala sıkışan su da kanaldan taşıyor.
Doğal derelerin kenarındaki bitkiler ve eğimli yataklar suyun hızını kesip bir sünger işlevi görüyor. Beton kanallar bu doğal ekolojik koridorları da yok ediyor.
İstanbul’da da birçok derenin bu şekilde ıslah edildiğini görüyoruz.
Çin’in ‘sünger şehir’ formülü
Kabul etmek gerekirse son felakete yol açan yağışlar her zaman olmuyor. Bazen İstanbul’a tek damla yağış düşmeyen kurak aylar yaşıyoruz. Ama iklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olayları artıyor.
Sürdürülebilir yağmur suyu yönetimi ve Suya Duyarlı Kent Tasarımı kavramları 1990'lardan itibaren dünyada tartışılıyor, taşkınlara çözüm yolları aranıyor. 2010'lu yılların başında Çin'de ortaya çıkan bir kavram var: Sünger Şehir.
Özellikle 2012-2013 yıllarında yaşanan ağır kentsel taşkınların ardından Çin, kentlerin betonlaşmasını durdurup suyu bir sünger gibi emen sistemler inşa etmek için bir program başlattı.
Sünger şehir, kentsel alanı dev bir sünger gibi tasarlayarak yağmur suyunu deşarj etmek yerine düştüğü yerde emmeyi, depolamayı, filtrelemeyi ve yeraltı suyunu beslemeyi hedefliyor.
Yeşil çatılar ve yağmur bahçeleri ile binaların çatılarında tutulan su ve bahçelerdeki sızdırma çukurları ile akış geciktiriliyor. Otopark ve yaya yollarında asfalt yerine, suyu toprağa geçiren gözenekli beton ve taşlar kullanılıyor. Üstü kapatılan derelerin üzeri de yeniden açılarak etrafta doğal yeşil koridorları oluşturuluyor.
‘Doğayla inatlaşan rant odaklı politikalar’
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi de İstanbul'daki su baskınlarına ilişkin açıklama yaptı. “Kentte şiddetli yağmurun afete dönüşmesi, 'doğayla inatlaşan rant odaklı politikaların' bir sonucu” denildi.
Açıklamada Kanal İstanbul ve İstanbul Kuzey Demiryolu Geçişi Projelerinin Ömerli, Büyükçekmece, Alibeyköy ve Sazlıdere havzalarının koruma alanlarını tehdit ettiği belirtildi:
“Ulaşım yatırımlarının arazi kullanım kararlarının önüne geçirildiği bu yaklaşım, kuzeyde yeni bir yapılaşma baskısı yaratmakta, yağışı tutan ve yüzey akışını düzenleyen orman ve havza alanlarını kentin yeni gelişme alanlarına dönüştürmektedir. Bugün en yüksek yağışın Sarıyer Ayazağa, Ömerli ve Arnavutköy'de ölçülmüş olması, bu alanların korunmasının kent için ne denli yaşamsal olduğunu göstermektedir."
İstanbul’da neler yapılmalı?
Kentleşmeyi doğaya karşı değil, doğayla uyumlu bir zemin üzerinde düşünmedikçe benzer taşkınların tekrar olması kaçınılmaz. İstanbul'un geleceği, sorunu bütüncül olarak ele alıp, suyun hafızasını da düşünerek bir planlama ve bu doğrultuda atılacak adımlardan geçiyor.
