Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) verilerine göre küresel ölçekte yeni HIV enfeksiyonları son yıllarda geriliyor. Türkiye'de ise bildirilen HIV tanıları artış eğiliminde.
DSÖ'ye göre 2025'te dünya genelinde 1,2 milyon kişi HIV tanısı alırken, bu sayı 2010'a kıyasla yüzde 42 azaldı. Buna karşın ECDC verilerine göre Türkiye'de 2024'te 6 bin 5 yeni HIV tanısı bildirildi.
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü'nün resmî verileri de bu tabloyu destekliyor. Türkiye'de HIV ve sifiliz (frengi) tanılarının son 10 yılda genel olarak yükselen bir seyir izlediğini ortaya koyuyor.
Peki Avrupa genelinde düşüşe geçen bu eğilim Türkiye’de neden yükselişte? HIV/AIDS vakalarını önlemek için bireysel ve toplumsal bazda ne gibi önlemler alınabilir?
Dünya çapında 41 milyon insan HIV ile yaşıyor
Türkiye'deki tablo ve küresel verilerin detaylarına girmeden önce, meseleye en temelinden bakmakta fayda var: HIV ve AIDS nedir?
Sorunun yanıtını almak için kapısını çaldığımız Prof. Dr. Hüsnü Pullukçu, toplumdaki en büyük bilgi kirliliklerinden birini düzelterek söze başlıyor:
“HIV ve AIDS birbirinden farklı kavramlardır. Biri bağışıklık durumunu olumsuz etkileyen virüsün adıyken diğeri tedavisiz süreçte enfeksiyonun ileri evresini ifade eder. HIV’in Türkçe tam açık karşılığı insan immün bağışıklık yetmezliği virüsüdür. Bu virüs bağışıklık sisteminin özellikle CD4 hücrelerini hedef alır ve zamanla sayısını, fonksiyonlarını bozarak bağışıklık sistemini zayıflatır. Enfeksiyonun ilk döneminde HIV’e spesifik olmayan grip benzeri semptomlar görülebilir ancak bazı kişilerde hiçbir belirti görülmeyebilir. Kişiler bu dönemde şüphelenilip test edilmediğinde HIV vücutta uzun yıllar boyunca herhangi bir belirti göstermeden çoğalabilir ve bağışıklık sisteminde oluşturduğu hasar ilerleyerek AIDS tablosuna ilerleyebilir. Ancak kişinin HIV pozitif olması, AIDS olduğu anlamına gelmez.”

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün yayımladığı raporlara göre 2025 yılının sonunda dünyada yaklaşık 41 milyon insan HIV ile yaşıyor. Bu rakamın 1,3 milyonunu çocukların (0-14 yaş), 39,7 milyonunu da yetişkinlerin (15+ yaş) oluşturduğu düşünülüyor.

HIV, bugüne kadar 44,2 milyon insanın ölümüne neden olurken, 2024 yılında HIV kaynaklı ölüm sayısı dünya çapında 630 bin, 2025 yılında 570 bin olarak kaydedildi. Buna karşın, son yıllarda yeni tanı oranlarındaki düşüş eğilimi dikkat çekiyor. DSÖ, 2025 yılında 1,2 milyon yeni HIV enfeksiyonunun gerçekleştiğini açıklarken, 2010'dan bu yana yeni HIV tanılarının %42 azaldığını bildirdi.
2024’te Avrupa’da en çok vaka Türkiye’den bildirildi

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC)’ne göre 2024 yılında Avrupa’da 23 bin 861 yeni HIV tanısı bildirildi. En çok yeni HIV tanısı bildiren ülke 6 bin 5 ile Türkiye oldu. Türkiye’yi 5 bin 891 tanı ile Birleşik Krallık ve 4 bin 716 tanı ile Fransa takip etti. En az tanı bildiren ülke ise 34 tanı ile Kosova oldu.

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) ve DSÖ'nün 2024 verileri, HIV yayılımının Avrupa'da tek tip bir profil çizmediğini, bölgeler arasında keskin sosyolojik farklılıklar barındırdığını gösteriyor.
Veriler yayılımın yalnızca genç nüfusu etkileyen bir kriz olmaktan çıkıp ileri yaş grubuna da yerleştiğini belgeliyor. Kıta genelinde yeni tanıların ortalama yüzde 20’sini 50 yaş ve üzeri bireyler oluşturuyor.
Demografik yapıdaki en dikkat çekici kırılma ise göçmen istatistiklerinde yaşanıyor. Batı Avrupa'daki yeni tanıların yüzde 57,5'i menşe ülkesi dışından gelen göçmenlerden oluşuyor. Doğu Avrupa'da bu oran yüzde 1,9'a kadar geriliyor. Öte yandan Doğu Avrupa, 100 bin kişi başına 27,2’lik teşhis oranıyla salgının en şiddetli yaşandığı bölge olarak öne çıkıyor.

Enfeksiyon en çok hangi yollarla yayılıyor?
Tablonun detaylarında yatan bir diğer çarpıcı gerçek ise bulaş yollarındaki değişimler ve Avrupa'nın ortak sorunu olan geç tanı krizi.
Batı Avrupa ve AB ülkelerinde enfeksiyon büyük oranda erkekler arası cinsel yolla (sırasıyla yüzde 43,9 ve yüzde 48,3) yayılıyor. Doğu Avrupa'da ise ana etkenin heteroseksüel bulaşma ve damar içi uyuşturucu kullanımı (sırasıyla yüzde 41,2 ve yüzde 18,1) olduğu görülüyor.
Ancak tüm bu bölgesel farklılıklara rağmen Avrupa'nın ortak zafiyeti test alışkanlıklarında düğümleniyor. Yeni tespit edilen tanıların yarısından fazlasının, bağışıklık sisteminin ağır hasar aldığı ileri evrede teşhis edilmesi ve Doğu Avrupa'da bu geç tanı oranının yüzde 62,4'e kadar ulaşması, erken tanı mekanizmalarının tüm kıtada yetersiz kaldığını kanıtlıyor.

HIV ve AIDS’in birbirinden farklı kavramlar olduğunu belirtmiştik. 2024 yılı AIDS tanılarında Fransa, İtalya ve Romanya, Avrupa’da listenin başını oluşturuyor.
Fakat toplamda kayda geçen 2 bin 187 yeni tanıyla Avrupa’da HIV/AIDS tanılarının büyük oranda kontrol altına alındığı görülüyor.
Türkiye’deki tanıların yüzde 82’sini erkekler oluşturuyor
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’na bağlı çalışmalarını yürüten Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün 15 Ağustos 2025 tarihinde yayımladığı HIV/AIDS İstatistikleri raporu, Türkiye’de 1985 yılından 15 Ağustos 2025 tarihine kadar 51 bin 469 bireyin HIV, 2 bin 577 kişinin ise AIDS evresinde tanı aldığını doğruluyor.
Türkiye’deki HIV ve AIDS tanılarının demografik yapısı incelendiğinde, enfeksiyonun en yüksek olduğu yaş gruplarının 25-29 ile 30-34 olduğu görülüyor. Toplam tanıların yüzde 82’sini erkekler, yüzde 18’ini kadınlar oluşturuyor. Yabancı uyruklu bireylerin toplam tanılar içindeki payı ise yüzde 15,6.
İstatistiklerdeki en büyük veri açığı ise bulaş yollarının tespitinde yaşanıyor. 1985 yılından bugüne bildirilen tanıların yüzde 60,3 gibi büyük bir kısmında bulaş yolu saptanamıyor.
Kayıt altına alınabilen tanılar içinde ise ana etken yüzde 94,4 ile cinsel yolla bulaşma. Bunu yüzde 1,2 ile damar içi madde kullanımı, yüzde 1,1 ile anneden bebeğe geçiş ve yüzde 2,3 ile çoklu bulaş yolları takip ediyor.

Türkiye’de HIV tanıları düzenli olarak artıyor
Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü'nün son 5 yıllık verilerini yansıtan tabloda, küresel ölçekte yeni enfeksiyon oranları düşüş eğilimindeyken, Türkiye'de 2021 yılında 4 bin 341 olan toplam tanı sayısının sadece iki yıl içinde (2023) keskin bir ivmeyle 6 bin 717'ye ulaşarak ciddi bir sıçrama kaydettiği görülüyor.
2024 yılında toplam tanı sayısında (6 bin 132) bir önceki yıla göre bir yavaşlama kaydedilse de tablo salgının seyrinin hâlâ kritik seviyelerde olduğunu belgeliyor.

2008 yılından 2024’e uzanan 100 bin nüfus başına düşen HIV/AIDS görülme sıklığı grafiğine göre, Türkiye’de HIV tanıları düzenli bir artış eğilimi gösteriyor. Veriler, bu artışın ağırlıklı olarak erkek popülasyonunda gerçekleştiğine işaret ediyor.
2008 yılında 100 bin erkek nüfusta 0,78 olan HIV görülme sıklığı, 2023 yılında 12,79 seviyesine ulaşıyor. Aynı dönemde kadınlardaki görülme sıklığı oranı ise 2023 itibarıyla yüz binde 2,55 seviyesinde kalarak daha yatay bir seyir izliyor.
İstatistikler, enfeksiyonun yayılımında erkek ve kadın popülasyonları arasındaki sayısal farkın yıllar içinde belirginleştiğini gösteriyor.

Bulaş yolu bildirilen vakalar içinde heteroseksüel cinsel ilişkinin en yüksek paya sahip olduğu görülüyor. Toplam tablonun yüzde 26'sını (14 bin 74 kişi) heteroseksüel cinsel ilişki oluştururken, homoseksüel ve biseksüel cinsel ilişki beyan edenlerin oranı yüzde 11,4'te (6 bin 179 kişi) kalıyor.
Kaç kişinin teste tabi tutulduğu da önemli
Öte yandan tablonun altındaki resmî dipnotlar, veri toplama metodolojisindeki bir diğer soruna işaret ediyor: Enfekte kan transfüzyonu ve hastane kaynaklı bulaş verilerinin kanıta değil, tamamen hasta beyanına dayalı olması, sistemin klinik takiplerden ziyade bireysel ifadelere bağımlı işlediğini doğruluyor.
Ancak yayımlanan bu resmî istatistiklerde yalnızca pozitif çıkan tanı sayılarına odaklanılması ve toplam test sayısının (test havuzunun) açıklanmaması, salgının gerçek boyutunun tam olarak anlaşılamamasına yol açıyor.
Prof. Dr. Hüsnü Pullukçu, test edilen kişi sayısının bilinmemesinin epidemiyolojik değerlendirmeyi zorlaştırdığına dikkat çekiyor. Pullukçu, "6 bin yeni tanının 60 bin kişi içerisinden çıkması veya 600 bin kişi içerisinden çıkması aynı anlama gelmez," diyor.
Pullukçu, test hacmi ve test edilen nüfusun özellikleri bilinmeden, sadece pozitif çıkan tanılar üzerinden toplumdaki gerçek yaygınlığı hesaplamanın mümkün olamayacağının altını çiziyor.
Madalyonun öbür yüzü: Sifiliz
HIV ve AIDS verilerine ek olarak, Türkiye'de cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonlarda da belirgin bir artış kaydediliyor. İstatistikler ve uzman raporları, bu yayılımın bir diğer boyutu olarak sifilize (frengi) işaret ediyor.

2014 yılında 448 olan tanı sayısı 2024’te yaklaşık 10 katı bir artış göstererek 4 bin 290 oldu. Prof. Dr. Hüsnü Pullukçu, bu artışı tek bir nedene bağlamanın doğru olmayacağını belirtiyor ve enfeksiyonun sessiz doğasına dikkat çekiyor.
Sifilizin ilk dönemde ortaya çıkan ağrısız yarasının kendiliğinden kaybolabildiğini belirten Pullukçu, enfeksiyonun vücutta devam ettiğini ve kişilerin hastalığı taşıdığının farkında olmadan cinsel temaslarını sürdürdüğünü vurguluyor.
Artışın arkasındaki diğer temel faktörler ise cinsel partner ağlarındaki değişiklikler, yetersiz kondom kullanımı ve test kapasitesindeki artışın geçmişte gözden kaçan tanıları ortaya çıkarması. Pullukçu, bulaş dinamiklerindeki yanılgıyı şu sözlerle özetliyor:
"Sifiliz, bakterinin bulunduğu cilt veya mukozal lezyonlarla doğrudan temasla bulaştığı için yalnızca penetratif cinsel ilişkiyle sınırlı değildir. Bu nedenle kişinin herhangi bir lezyonu fark etmemesi, bulaş açısından önemli bir sorun oluşturabilir."
Bildirilen tanılardaki artışın tamamının sadece “enfeksiyon arttı" şeklinde yorumlanmaması gerektiğini ifade eden Pullukçu, çözüm yolunu net bir şekilde çiziyor:
"Burada daha çok bulaşın devam etmesine izin veren koşulların bir araya gelmesinden söz ediyoruz. Erken tanı, partnerlerin değerlendirilmesi ve tedavisi, uygun korunma yöntemleri, riskli gruplarda düzenli tarama ve toplumdaki farkındalığın artırılması bu zinciri kırmanın temel yollarıdır. Sifilizin antibiyotikle tedavi edilebilir bir enfeksiyon olması da önemli bir avantajdır; mesele, enfeksiyonu mümkün olduğunca erken yakalayıp bulaş zincirini kesebilmektir."
Frengiyi önleme stratejileri neler?
Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC) de AB ve Avrupa Ekonomik Alanı (AEA) genelindeki sifiliz (frengi) artışını şu açıklamayla doğruluyor:
Avrupa genelinde cinsel yolla bulaşan enfeksiyon tanıları artmaya devam ediyor. Birçok AB/AEA ülkesinde, özellikle homoseksüel ilişki yaşayan bireylerde frengi teşhislerinde sürekli bir artış gözlemleniyor. Bu duruma yanıt olarak ECDC, “kombine önleme” stratejilerinin güçlendirilmesini öneriyor:
• Erişilebilir ve kolay ulaşılabilir test hizmetlerinin yaygınlaştırılması.
• Zamanında tedavi ve partner bildirimi süreçlerinin sağlanması.
• Prezervatif kullanımı ve HIV/PrEP (Temas Öncesi Profilaksi, TÖP) hizmetleriyle entegrasyon dahil olmak üzere, önleme araçlarının kullanımının artırılması.
• Damgalanma (stigma) ve sağlık hizmetlerine erişim gibi yapısal engellerin ele alınması.

ECDC’nin Frengi - 2024 Yıllık Epidemiyolojik Raporu’na göre, 2023 ile 2024 yılları arasında bildirilen toplam tanı sayısında yaşanan %8'lik artış, 2016'dan bu yana süregelen genel yükseliş eğiliminin devam ettiğini gösteriyor.
Kapsamlı verilere sahip 22 Avrupa ülkesindeki tablo incelendiğinde, bildirim oranlarının kadınlarda görece düşük ve sabit seyrederek daha çok 20-34 yaş bandında yoğunlaştığı; erkeklerde ise istikrarlı bir şekilde artarak özellikle 2021'den bu yana 25-44 yaş grubunda zirve yaptığı görülüyor.
Genel tanı sayıları düşük kalsa da 15-19 yaş aralığındaki ergenlerde saptanan oransal artışlar, özellikle genç kadınlarda %30,6 ve genç erkeklerde %8,7'lik sıçramalarla raporun en dikkat çekici bulguları arasında yer alıyor.
Enfeksiyonun yayılması nasıl önlenebilir?
Tıpta bir enfeksiyonun yayılmasını önlemek "profilaksi" olarak adlandırılıyor.
Amerika Birleşik Devletleri Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı verilerine göre HIV negatif bireylerin bulaş riskini düşürmek için kullandığı maruziyet öncesi profilaksi (TÖP/PrEP) ve şüpheli temas sonrası uygulanan maruziyet sonrası profilaksi (TSP/PEP), enfeksiyonu önlemede en güçlü kalkanlar arasında görülüyor.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ise Avrupa bölgesinde bulunan ve rapor veren 36 ülkede 2024'te 344 bin 596 kişinin PrEP aldığını açıklarken, Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (EDCD) ise AB ve Avrupa Ekonomik Bölgesinde kalan 52 ülkeden 22’sinde PrEP yönergeleri olduğunu, 8’i AB/AEA'da olmak üzere 14 ülkede herhangi bir yönerge olmadığını belirtiyor.
Peki, ABD ve Avrupa ülkelerinde doktor gözetiminde ulaşılabilen bu koruyucu yöntemlere Türkiye’de erişmek ne kadar mümkün? Bu sorunun yanıtını bulmak için Türkiye’nin yedi bölgesindeki eczaneleri tek tek arayarak şu iki temel soruyu yönelttik: Pep ve PrEP’in ne olduğunu biliyor musunuz? Bu ilaçları satıyor musunuz?
Yedi eczacı da PEP ve PrEP’i ilk defa duyduklarını belirterek, PEP tedavisinde kullanılan ilaçları sattıklarını (HIV tedavisinde de aynı ilaçlar kullanılıyor) belirtti. PrEP tedavisindeki önerilen iki ilaçtan birine ise sadece bir eczanede rastladık.
Konuştuğumuz eczacılardan biri 2026 yılı için PEP tedavisinde kullanılan ilaçların birinin 14-15 bin TL, diğerinin ise 20-21 bin TL bandında olduğunu açıklayarak, “Sigortası olan herkes HIV tedavisi kapsamında bu ilaçlara ücretsiz erişebiliyor lakin eğer kişinin sigortası yoksa bu ücretleri ödemesi gerekiyor,” dedi.
Korunma lüks bir tüketim mi?
Bir diğer ve en temel korunma yöntemi ise prezervatif. Her ne kadar yeni tedavi yöntemleri çıkmış olsa da uzmanlar prezervatif kullanımına dikkat çekiyor.
Korunma yöntemlerinin yalnızca gebeliği önleme aracı olarak düşünülmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Hüsnü Pullukçu, prezervatifin cinsel yolla bulaşan enfeksiyon risklerini azaltmadaki kritik rolüne işaret ediyor.
Ancak sahadaki gözlemlere göre prezervatif kullanımının önünde ekonomik koşullar ve farkındalık eksiği gibi iki büyük bariyer var. Prof. Dr. Pullukçu bu ikilemi şöyle özetliyor:
"Özellikle son yıllarda yaşam maliyetlerindeki artışla birlikte, düzenli olarak kullanılması gereken prezervatif gibi koruyucu ürünlerin kişinin bütçesinde daha fazla yer tutması, korunma davranışını olumsuz etkileyebilir. Ancak sahadaki durumu yalnızca maddi yetersizlikle açıklamak da doğru olmaz. Bir kişi prezervatifi düzenli kullanmanın HIV ve diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan korunmadaki önemini bilmiyorsa, ürün ekonomik olarak ulaşılabilir olsa bile kullanmayabilir."
Peki fiyatlar gerçekten yükseldi mi?
Bu sorunun cevabını aramak için internetten basit bir arama yapmak yeterli oluyor.
2016 yılında 13 TL (asgari ücretin %0.2’si) olan 12’li bir prezervatif, 2026 yılında 260 TL (neredeyse asgari ücretin %1’i)’den satılıyor.
İnsan Hakları Savunucusu Defne Güzel’e göre, cinsel sağlık ürünleri lüks tüketim maddesi değil, temel koruyucu sağlık ekipmanı olarak değerlendirilmeli. Güzel, "Fiyatların asgari ücret karşısında bu derece yükselmesi, özellikle gençler, öğrenciler ve dar gelirli gruplar için korunmayı imkânsız hale getiriyor. Kondoma erişimin zorlaşması doğrudan cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların artışına davetiye çıkarıyor. Yerel yönetimlerin ve Sağlık Bakanlığı'nın ücretsiz prezervatif dağıtım mekanizmalarını yeniden ve yaygın bir şekilde hayata geçirmesi lazım," diyor.
Ücretsiz test merkezleri
İster PrEP/PEP gibi koruyucu medikal protokoller olsun, ister prezervatif gibi bariyer yöntemleri... Enfeksiyon zincirini kırmanın ve cinsel sağlığı korumanın en kritik ayağını şüphesiz düzenli test kültürü ve erken tanı oluşturuyor.
Prof. Dr. Hüsnü Pullukçu, Türkiye’de tanıların tırmanarak devam etmesininin, bireysel davranışlara indirgenmemesi gerektiğini vurgulayarak yapısal sorunlara dikkat çekiyor:
“HIV ve diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarda kişi uzun süre hiçbir belirti göstermeden enfeksiyonu taşıyabilir. Test yapılmadığında hem kişi kendi durumunu öğrenemiyor hem de enfeksiyon fark edilmeden toplum içerisinde dolaşmaya devam ediyor. Bir diğer konu ise cinsel sağlık konusunda doğru ve bilimsel bilgiye erişim. Korunma yöntemleri, kondom kullanımı, HIV testi, temas öncesi profilaksi (TÖP, PrEP) ve diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar konusunda toplumun bilgi düzeyini artıracak, damgalamadan uzak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi gerekiyor.”
Ancak damgalanma ve ayrımcılık korkusunun neden olduğu testten kaçınma, HIV ve diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların kontrolündeki en büyük engellerden biri. Bu noktada Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezleri (GDTM) hayati bir işlev görüyor. Konuyla ilgili görüşlerini aktaran Pullukçu, bu merkezlerin önemini şu sözlerle vurguluyor:
"Türkiye’de anonim ve ücretsiz imkânı sunan merkezlerimiz mevcut ve bu merkezlerin çok önemli bir işlev gördüğünü düşünüyorum. Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezleri (GDTM), kişilerin kimlik bilgileri paylaşılmadan ve ücretsiz şekilde HIV testi yaptırabilmelerine, test öncesi ve sonrası danışmanlık almalarına olanak sağlıyor. Pozitif sonuçlarda da kişilerin tanı ve tedavi için uygun merkezlere yönlendirilmesi sağlanıyor."
Pozitif-iz Derneği’nden Çiğdem Şimşek, bu merkezlerin sayıca artırılması ve ülke genelinde erişilebilir hale getirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor:
“Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezleri (GDTM) bulunuyor ancak sahadaki ihtiyaçla kıyaslandığında bu merkezler yeterli sayıda değil ve her il veya ilçede hizmet vermiyor. Kişilerin kimlik bilgilerini paylaşmadan, gizliliklerinin korunacağına güvenerek ve yargılanma endişesi yaşamadan test yaptırabilecekleri alanların sınırlı olması, test oranlarını düşürüyor. Bu durum HIV’in erken tespit edilmesini zorlaştırırken, tanı almamış kişiler üzerinden enfeksiyonun fark edilmeden yayılması riskini de artırıyor. Bu nedenle test merkezlerinin yaygınlaştırılması ve herkes için erişilebilir hale getirilmesi büyük önem taşıyor.”